MEDICAL AND LEGAL DIMENSION WITH PATHOGENIC MICROORGANISMS IN WATER-BORNE POISONINGS IN TURKEY

Beytullah Karadayı (1), Şükriye Karadayı (2), Nurdan Sezgin (3)

1 Istanbul University, Cerrahpasa Medical Faculty, Forensic Science Institute, Istanbul, Turkey
2 İstanbul Kemerburgaz University, Vocational School of Health Services, Istanbul, Turkey
3 Istanbul University, Forensic Sciences Institute, Department of Social Sciences, Istanbul, Turkey

Abstract
Introduction. One of the most important public health problem is pathogenic microorganisms in water-borne poisoning which can result in disability or even death, creates a significant workload in hospitalizations, common in the world and our country. Aim of the Study. In this study, it was aimed to share information and examine the medical and legal dimensions of health professionals and other public officials who obliged to be notified in the case of toxicities caused by pathogenic microorganisms in the water. Materials and Methods. The scope of the research determined by searching the current domestic and foreign literature then the information has been collected from the relevant people about the subject. The compiled information was presented systematically and the solution proposals were given about the problems that have emerged.
Results. Water-borne pathogenic microorganism poisoning is in the forensic event like all the other poisoning events, and notification is mandatory under article 280 of Turkish Penal Code. Not to notice imposes certain sanctions like including a prison

sentence to healthcare profession. Conclusions. One can say it is the most essential key factor to report water-borne poisoning cases to the judicial authorities and determine the reasons correctly in order to avoid recurrence such incidents.

Key words: Drinking water, Law and regulations, Pathogenic microorganisms, Poisoning, Water regulations, Basic Health Statistic Module.

 

Full text: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/323872

Reklamlar

İNSANLAR ARASINDAKİ BİYOLOJİK FARKLILIKLARIN SOSYAL ÇIKARLAR İÇİN KULLANILMASI

 

   İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıklar konusu ele alındığında, ilk akla gelenler, kadın ile erkek arasındaki biyolojik farklılıklar ve toplumlar arasındaki biyolojik farklılıklardır. İki konuda da karşımıza çıkan tutumlar, bir tarafın diğerini aşağılaması, haklarını sömürmesi ve yaşamlarını kötü yönde etkilemesi şeklindedir.    

Bu çalışmada üzerinde durulan asıl konu –sömürgecilikle beraber- daha çok ırkçılık olmuştur.

İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıkların uzun yıllardan beri, yine insanlar tarafından zaman zaman yanlış yorumlandığını, hatta bu yanlış yorumların –ne yazık ki- çok sayıda insan topluluklarının yaşamlarını ciddi şekilde etkilediğini, çoğu zaman ölümlerine dahi neden olduğunu görmekteyiz. Tüm bunlara sebep olan ve bazı çevrelerce bilime dayandırılarak, kendilerine göre haklı tarafları ortaya çıkarılmaya çalışılan “ırk” ve “ırkçılık” kavramları, sanıyorum ki insanlık var olduğu sürece devam edecektir.

Başta ABD olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde görüldüğü gibi, ırkçı faaliyetlerde bulunan kişiler, biyolojik olarak kendilerinden farklı olan “diğerleri”ni dışlamakla kalmamış; onların yaşam alanlarını kısıtlamış, evlenecekleri veya birlikte olacakları insanları dahi, kendilerinin özgürce seçmesine engel olmuş ve daha da ileriye giderek “kurallar”a uymayanları vahşice öldürmüştür.

Türkiye’deki bir takım faaliyetler kimilerince “ırkçılık” olarak değerlendirilse de aslında Türkiye’deki durum ırkçılıktan kısmen çok uzakta; daha çok milliyetçilikle ilişkili bulunmaktadır.

Bu araştırmada ayrıca, Almanya’da yaşayan Türkler ile Türkiye’de yaşayan Kürtler’den bahsedilmiş ve bazı durumlar karşılaştırılarak anlatılmıştır. Ayrıca, Amerika’dan, Avrupa’dan ve Türkiye’den örneklerle üzerinde durulan biyolojik farklılıkların ırkçılığa dayandırılması ve bu politikayı güden ülkelerin hangi çıkarlar doğrultusunda hareket ettikleri açıklanmaya çalışılmıştır.

GENEL TANIMLAR ve ÖRNEKLER

    İnsanların deri ve saç rengi, boy uzunluğu, vücut şekli gibi fiziksel özellikleri ve bir takım biyolojik özellikleri, birbirleri arasında farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıklarla belli gruplara ayrılan insanlar, ırkları meydana getirmişlerdir.

İnsanlarla ilgili sınıflandırma yapan ilk bilim insanlarından olan Alman Anatomi ve Fizyoloji bilgini Johann Friedrich Blumenbach (1752-1840), insanları kafatası ölçümlerine göre sınıflandırmıştır. Daha sonra, bütün canlıları sınıflandıran İsveçli Biyolog Carolus Linnaeus (1707- 78), insanları deri renklerine göre gruplandırmıştır.

Birçok bilim insanı, insanların aynı kökten türediğini, önce Eskidünya’ya, ardından da Yenidünya’ya yayıldığını ileri sürmüşlerdir. Asıl yurtlarından göç edince, insanlar arasında farklılaşmalar doğmuş; değişik fiziksel özellikleri olan halklar ya da ırklar oluşmuştur [1].

İnsanları çeşitli özellikleri doğrultusunda sınıflara ayırma düşüncesi, bir süre sonra yabancı düşmanlığının ortaya çıkmasına ve beraberinde ırkçılık ve sömürgecilik gibi kavramların toplumlar üzerinde etkili olmasına neden olmuştur.

Sömürgecilik

   Sömürgecilik, genellikle bir devletin, başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesi, müstemlekecilik, kolonyalizm anlamına gelmektedir (TDK Sözlüğü).

Sömürgeci ülkeler genellikle, sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına ve işgücüne el koyar ve sömürge altındaki halkın kültürel ve dini değerlerine baskı uygularlar. Çünkü sömürgeci ülkeler, kendilerini, sömürdükleri insanlardan daha üstün görürler; dolayısıyla, sömürdükleri insanları da gelişmemiş toplumlardan seçerler.

Sömürgeciliğin bir diğer nedeni ise, sömürgecilerin kendi ülkelerindeki tarım alanlarında çalıştıracak insanlara duydukları ihtiyaçtır. Özellikle Amerika’nın keşfi üzerine geniş tarım alanlarında çalışacak insanlara ihtiyaç duyulmuş ve bunun üzerine Afrika’dan Amerika’ya köle ticareti başlamıştır.

Sömürgeciliğin bir türünde, bazı sömürgeciler, sömürdükleri halkları, sömürdükleri topraklara taşırlar. Buna örnek olarak ABD’nin bazı eyaletlerini, Kanada’yı, Avustralya’yı, Yeni Zelanda’yı ve Arjantin’i verebiliriz. Bu sömürülen ülkelere, yerel halkların kontrolü için, yönetici atanır (İngilizler’in Hindistan’da yaptığı gibi). Bazen de sömürgeci gücün kendi topraklarından getirdiği halkla yerel halklar birbirine karışır (Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi); bazen ise, –ki çoğunlukla bu şekildedir- ırksal olarak ayrılmış topluluklar halinde yaşarlar (Fransa’nın yönetimi altındaki Güney Rodezya).

Bir başka sömürge türünde; Barbados, Saint-Domingue ve Jamaika gibi ülkelerdeki geniş çiftliklerdeki beyaz sömürgeciler, siyah köleleri çalıştırırlar. Bir diğer türde ise; sömürgenin asıl amacı, bölgenin daha geniş bir şekilde kolonize edilmesi değil, ticarettir.

Sömürge haline gelmiş ülkeler sayıldığında, ilk akla gelenler arasında mutlaka Afrika vardır. Afrika’da sömürgecilik, 15. yüzyılda, köle ticareti ile başlamış ve uzun yıllar sürmüştür. Afrika’yı köle kaynağı olarak görenler, şimdi onunla hem hammadde kaynağı hem de pazar olarak ilgilenmeye başlamışlardır. Yalnız, bunun için Afrika’da çalıştıracak işgücüne ihtiyaç duyulmaktadır. Köleciliğin yasaklanması da doğrudan bununla ilgilidir. Afrikalılar’ın kurtuluşu olarak ilan edilen bu süreç, aslında köleliğin yeni bir biçimidir [2].

Afrika, zenginlikle birlikte fakirliği de yaşayan, el değmemiş ve verimli bir kıtadır. Derilerinin rengi, yer altındaki madenler ve tropik iklimin sunduğu tarımsal nimetler nedeniyle, sömürge talanının en acımasız yaşandığı yerlerin başında gelir. Bu nedenle Afrika, şiddetin, katliamların, ırkçılığın, adaletsizliğin kol gezdiği bir kıta haline gelmiştir. Köle olarak alınıp satılan, kendi topraklarında öksüz kalmış, geçmişinden ve geleneklerinden koparılmış, kültürünü unutmak zorunda bırakılmış kara Afrikalı için, sömürge düzeninin sunduğu yaşam, açlık ve kölelik olmuştur [3].

   Irkçılık

   Etnik bir grubu doğal nedenlerle, kalıtsal olarak az değerli görüp lanetleyen, başka bir grubu ise, üstün tutan bir dogma olarak tanımlanan ırkçılık (Benedict, 1983) ve uygulamalarının iki temel özelliği vardır: Birincisi; ırkçılık, dogmatiktir ve entegral biyolojiye dayandırılmaktadır; sosyal kategorilerin, insan gruplarının, kimliklerin ve kolektif etkileşimlerin biyolojikleştirilmesidir. İkincisi ise; insanlar arasındaki eşitsizliğin kabul edilmesidir.

Irkçılığın temel tanımlayıcı ilkesi; sömürmek ve bağımlı kılmaktır. Sosyal Antropolog Pnina Werbner’e göre; dışlayıcı ilkelerin ve ırkçı mantığın arkasında, bastırılmış bir korku yatmaktadır. Bu korku, kişinin bilinçdışı yok etme isteğini “öteki”ne yansıtarak, “Beni yok etmek istiyor”, biçiminde yaşamasıdır [4].

Irkçı düşüncenin yaygınlaşmasıyla başta ABD’de, beyaz olmayan insanlar köleleştirilmiş ya da çok ucuz ücretlerle çalıştırılmıştır. Böylece, ırkçılığı tarım ekonomisi ve endüstrisinde çıkar sağlamak için kullanan ülkeler büyük kazanç sağlamışlardır. Konu bu bakımdan ele alındığında, sınıflandırmanın maddi bir temeli, ekonomik bir altyapısı olduğu gözlemlenmektedir [5].

Sömürgeleştirilen toplumlar, ırkçılar tarafından insanlık dışı olarak gösterilmiştir. Böylece, eşit davranmayan sömürgecilerin ekonomik ayrıcalıkları haklı gösterilmeye çalışılmıştır.

Bilim insanlarının, insanların biyolojik farklılıklarını ortaya koyması, bilimin ırkçılığı doğrudan başlattığı veya bu düşünceyi desteklediği anlamına gelmez. İnsanları biyolojik olarak sınıflara ayırmak başka, bu farklılıklarından dolayı, toplumları aşağılamak, haklarını sömürmek başkadır.

Irkçılığın tarihsel sürecini incelediğimizde, ırk sınıflamalarıyla iligili en eski örneklerin, Eski Mısır’da, İ.Ö. 14.-15. yy’a kadar gittiğini görüyoruz (Vallois, 1952).

Irk sözcüğünün, bugünkü anlamıyla ilk kullanımına baktığımızda ise; Papa I. Gregory karşımıza çıkmaktadır. Papa, Roma’da, pazar yerinde satılmak üzere getirilen birkaç Anglosakson çocuk için “açık tenli, sarı saçlı kimseler”, şeklinde bahsetmiştir.

Tarihsel süreçte ırkçılık ve köleliğin birlikte görüldüğü dikkati çekmektedir. İnsanlardaki bir takım biyolojik özelliklerin, “diğerleri”ne göre eksiklik olarak görülmesi, bu insanların, sahip oldukları bu özellikler nedeniyle köle olduğu; hatta olması gerektiği sonucuna vardırılmıştır. Örneğin; Aristotales, köleliğin savunuculuğunu yapmış; kölelerin eksik insanlar olduğunu, ruhlarının yöneticilik öğesinden mahrum olduğunu iddia etmiştir. Ona göre bazı insanlar, doğaları gereği, diğerlerinin altında olmaya mahkumdur. Bu konuyla ilgili olarak, 19. yy’da ABD’de yaşayan William Simms adlı yazar, “Kölelik, zenciyi vahşi konumdan biraz daha yukarıya çıkarmıştır. Karaderililerde sadakat, uysallık ve hizmetkarlık, doğuştan var olan özelliklerdir”, demiştir [6].

   Yabancı Ülkelerin Irkçı Faaliyetleri

   Irkçı faaliyetler, Amerika, Almanya ve İngiltere’de yoğun olarak yaşanmıştır. Bu ülkelerin, kendi topraklarında yaşayan, onlara göre aşağılık olan toplumlara karşı tutumu, yüz yıllardır, acımasız bir şekilde devam etmektedir.

Bu ülkeler kimi zaman ırkçı faaliyetleri durdurmak için bazı “tedbirler” almış; kimi zaman da bu tutumlarını haklı çıkarır sebepler ortaya sürmüşlerdir. Örneğin; ırkçılığın yardımıyla Amerika yerlilerinin biyolojik olarak düşük değerde olduğunun ilan edilmesi, onların baskı ve egemenlik altına alınmasını açıklamak için kullanılmıştır [7].

Amerika’daki beyazların insan alım satımı (köle ticareti), 200 yıl sürmüştür. Bu süre içinde Amerika’ya 2 milyon 600 bin köle getirilmiştir. Bu köleler en ağır ve aşağılık işlerde (demir yolu yapımı, yol temizliği vb.) çalıştırılmışlardır. Ayrıca, bu insanlar sadece köle olarak kullanılmakla kalmamış, savaşlara (Fransız-Amerikan, Amerikan-İngiliz, Amerikan Bağımsızlık Savaşı) da katılmak zorunda bırakılmışlardır. Bu köleler topraksız ve yoksul oldukları için, toprak ağaları ve patronlar tarafından serbest bırakılsalar da ekonomik bakımdan bağımsız olmadıkları için bu özgürlüklerinin bir anlamı olmamıştır.

Tüm bu yaşananlara karşın, 1865’ten 1910’a kadar hiçbir resmi organ ya da kuruluş zenci sorunlarına değinmemiştir. 1910’da bazı aydın ve bilgili zenciler seslerini duyurmaya başlamışlardır.

Harvard Üniversitesi’nden doktora alan ilk zenci olan Dr. William Du Bois, insanlar arasında renk ve ırka göre ayrım yapılmasının boş ve dayanaksız bir düşünce olduğunu dile getirmiştir.

Yasalar ne derse desin, zenciler, insan haklarından yoksun bırakılmışlardır. Oy haklarını serbestçe kullanamamış, mahkemelerde jüri üyeliğinde bulunamamış ve en haklı davalarında bile savunma ya da savunulma haklarına sahip olamamışlardır. Sosyal durumları ve eğitim seviyeleri ne olursa olsun, bu ayrımcı Jim Crow tutumu (aşağılamak amacıyla, beyazlar tarafından zencilere takılan isim) değişmemiştir.

Kennedy döneminde (1963) yapılan ünlü Washington Yürüyüşü ve Martin Luther King’in Nobel Barış Ödülü almasını sağlayan barışçı çabaları da fayda etmemiş; zenciler yine de seçmen kütüklerine rahatça yazılamamış, oy verememişlerdir [8].

Ayrıca, bu ayrımcı tutum, zenci ve beyazlar arasındaki özel ilişkilere de etki etmiştir. Özellikler Güney Amerika’daki zenciler ile beyazlar arasındaki çatışmalar ağırlıklı olarak özel hayata saldırı şeklinde olmuş, bu iki taraf insanlarının birbirleriyle evlenmelerine engel olmaya çalışılmıştır.

Örneğin; bir beyaz kadın zenci bir erkekle ilişki kurmaya kalkışırsa, sosyal ve ekonomik bakımdan ağır ceza görür, toplum tarafından boykot edilir, dostlarını kaybeder, işinden kovulabilir, oturacak ev bulmakta zorluklarla karşılaşırdı [9].

Almanya’daki yabancı düşmanlığı ise; I. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan ekonomik bunalımla Yahudileri hedef almış; II. Dünya Savaşı sonuna kadar 6 milyon Yahudi, Naziler tarafından yok edilmiştir. 1970’li yıllardaki ekonomik bunalım Federal Almanya’da yeniden yabancı düşmanlığının ortaya çıkmasına neden olmuş ve bu düşmanlık 1980’li yıllardan itibaren, özellikle Türk düşmanlığına dönüşmüştür.

Doğu Bloku ülkelerindeki değişim sonucu, bu ülkelerde önlenemeyen ekonomik gerileme ve gelir dağılımındaki dengesizlik sonucu, giderek artan işsizlikten kaynaklanan etnik ve sosyal çatışmalar, gelişmiş Avrupa ülkelerinde göç olayının başlamasına neden olmuştur. Bununla birlikte, bu ülkelerde yaşanan ekonomik sorunlar, işsizlik ve yaşam düzeyinin düşmesi, yabancılara yönelik saldırıları artırmıştır. Bu saldırılar daha çok, Almanya’da Türkleri ve Yahudileri; Fransa’da Kuzey Afrikalıları; İngiltere’de ise, Asyalıları hedef almıştır [10].

Avrupa’daki iç göç dalgalanmaları 1950’lerin sonuna doğru biterken, kıtanın yeniden inşası için gerekli işgücü açığı büyümüştü. Açığa çıkan işgücü talebini karşılamak için Üçüncü Dünya ülkelerinden (Türkiye, Kuzey Afrika, Eski Yugoslavya, Güney Avrupa, Güney Asya ve Karayipler) ucuz işçi getirilmiş ve bu işçiler savaş yıkıntılarını temizlemede büyük katkı sağlamışlardı.

İngiltere ve Hollanda, eski ve yeni sömürgelerinden ve Belçika ile İsviçre, Avrupa’nın güneyinden neredeyse bedava işgücü temin etmişlerdir. Almanya ise, Akdeniz ülkelerinden ve Türkiye’den “misafir işçi” getirtmiştir.

Almanya, getirttiği misafir işçilerin paralarını kazanıp, ülkelerine döneceklerini düşündüyse de ilerleyen zamanlarda, buraya çalışmaya gelen işçi grupları, ailelerini de yanlarına almaya başladı. Bu durumdan korkmaya başlayan Almanlar, ırkçı faaliyetlere giriştiler. Irkçı saldırılarda Türklerin bir bölümü yaşamlarını yitirirken, yüzlercesi yaralandı, birçok ev ve işyeri yakıldı. 1992’de Moll’de, 1993’te de Solingen’de kundaklama sonucu Türkler diri diri yakıldı. Yine bu ülkede, 1996 yılının Kasım ayında polis, şüphelendiği bir Türk gencini yakalama bahanesiyle beynine kurşun sıkarak öldürdü. Tüm bu uygulamalar, Avrupa’da yaşayan tüm azınlıklara karşı yapılmaktaydı.

Bugün Avrupa’da en çok nefret edilen etnik azınlıkların başında, Türkler, Haitililer ve Kuzey Afrikalılar gelmektedir. Bazı politikacılara göre; son yıllarda ırkçılık Avrupa’da güçlendiyse, bu azınlıklar yüzünden güçlendi. Çünkü, nüfuslarının artmasına karşın, aralarında, yaşadıkları ülkelere entegre olmak isteyenlerin sayısı çok azdır.

Avrupalılar, Üçüncü Dünya göçünün hemen durdurulmasını istemektedir. Fakat, yüksek teknolojinin giremediği üretim birimlerinde ve genelde toplumsal üretim maliyetini düşürmede, ucuz yabancı işgücü hala tercih edilir bir seçenek olarak görülmektedir.

Avrupa kıtası yaşlanıyor ve kısırlaşıyor; genç bir nesil üretemiyor. Habermas, Avrupa’nın çalışan genç nüfusa şiddetle ihtiyaç duyduğunu belirtirken, “Eğer sosyal güvenlik sistemi gelecek yirmi yıl içinde yaş piramidinin ağırlığı altında yıkılmazsa…”, diyerek toplumun gençleşmesine katkı yapan yabancıların, belirli oranlarda kontrollü olarak gelmesine taraftar olduğunu açıklamıştır (1994: 121-41).

Bazı araştırmalar, yabancıların yalnızca sosyal refah devletini sömürmek için gelmediklerini verilerle açıklamaktadır. Yabancılar tüketim yaparken, vergi öderken ve yaşlılık sigortasına katkı yaparken, ekonomik gelişmeyi engellememekte; aksine, hızlandırmaktadır. Örneğin; yabancıların genç oluşu, emeklilik sigortasına yaptıkları katkıyı artırmaktadır. Yabancılar, 1989’da Almanya’da 12.8 milyar DM emekliliğe para öderken, aldıkları yalnızca 3.7 milyar DM’dir (Betz, 1994: 90-1).

Bununla birlikte, Almaya’da ırkçı tutumlarıyla bilinen aşırı sağ, kültürel homojenliği korumak için bir alternatif geliştirerek, kamuoyuna, “Türkiye Türklerle güzeldir; Türkler Türkiye’de akıllı ve sevimlidir; biz onları orada seviyoruz”, diyerek, bunalımın sorumlusu olarak gördükleri Türk ve diğer yabancıları, topluca geri göndermenin yollarını yumuşak şekilde açıklamak istemişlerdir.

1997’de Avrupa’da, ırkçılıkla mücadele başlatılmıştır. Avrupa’da yaşayan azınlıklar, ırkçılığı dizginleyecek somut önlemlerin alınmasını beklemişlerdir. O yılda Avrupa çapında, 14 ülkenin kararıyla kurulması düşünülen “Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığıyla Mücadele Merkezi”, bu yolda atılmış önemli bir adımdır [11].

Türkiye’de Irkçılık

   Türkiye’de de halk arasında azınlıklara yönelik önyargı ve aşağılamalar olmuştur. Ancak Türkiye’deki ırkçı faaliyetlerin dış ülkelerdeki gibi olduğunu söyleyemeyiz. Zira, Türkiye’de ırkçılıktan çok, milliyetçilik hüküm sürmektedir ve bu tutum, Almanların Türklere ya da Amerikalıların zencilere karşı tutumuyla karşılaştırılamaz.

Kimilerinin kışkırtmalarıyla Türkiye’deki sorun, Kürt sorunu gibi gösterilmeye çalışılsa da Türklerin Kürtlere karşı ırkçı faaliyetlerde bulunduğunu söylemek zordur. Özellikle Amerika’daki zencilerle beyazlar arsındaki deri rengi gibi gözle görülür şekilde toplum tarafından ayrımı yapılabilecek biyolojik farklılıklar, Türkler ile Kürtler arasında yoktur. Ayrıca, Yahudilerin dinlerinden dolayı da büyük zararlar gördüğünü düşünecek olursak; Kürtlerin çoğunun Müslüman oluşu dolayısıyla Türkiye’de dinsel olarak ırkçı faaliyetlere maruz kaldıkları söylenemez. 

DEĞERLENDİRME ve SONUÇ 

Gelişmiş ülkelerin sosyal çıkarları doğrultusunda köleleştirdiği toplumlar, yine aynı ülkelerin en büyük düşmanları haline gelmiştir.

En eski toplumların var olduğu zamanlarda saf ırkların da olabileceğini düşünebiliriz. Ancak, dünya nüfusunun hızla artması ve göçlerin devam etmesi nedeniyle bir araya gelen farklı toplumlar, biyolojik çeşitliliğe neden olmaktadırlar.

Doğal olarak insan, mücadele ederek ve üreyerek yaşamını devam ettirmektedir. Farklı toplumlardan insanlar, düşünceler ne yönde olursa olsun, çeşitli sebeplerle bir araya gelecekler ve bu farklı bireyler 3. bireyi dünyaya getireceklerdir (zenci-beyaz çiftleşmesinden doğan melez çocuk gibi).

Bu etkenler göz önüne alındığında, insanlar arasındaki biyolojik çeşitliliğin kesintisiz olarak devam ettiğini ve edeceğini söylemek mümkündür.

Toplumlar arasındaki ırkçı düşüncenin yaygınlaşmasındaki etkenlerden biri de önyargıdır. Örneğin; Almanların Türkleri “çok çocuk yapan” ve “çok yemek yiyen insanlar” olarak görmesi tamamen önyargıları doğrultusundadır. Çünkü, bugünün yaşlı Almanlarının çocuk sayısıyla yaşlı Türk ailelerinin çocuk sayısı arasında büyük farklılıklar olduğunu söylemek çok da doğru olmaz.

Ayrıca, doğulu bir kadının öğrenme yoluyla ev işlerini hızlı ve düzgün şekilde yapabilmesi, onun dünyaya –Almanların dediği gibi- hizmetçi ruhuyla gelmiş olduğunu göstermediği gibi; bir Amerikalının da biyolojik olarak siyah renkte olması, onun dünyaya köle ruhuyla geldiğini göstermez.

Toplumlar arasındaki bu önyargılar, kimi zaman bazı bilim insanlarının, politikacıların ve özellikle de medyanın etkisiyle alevlenmiş ve çoğu zaman aşırı boyutlara varmıştır.

4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin gerekçesinde, “…Şu gerçeklerin apaçık olduğunu kabul ediyoruz: Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaratıcıları tarafından verilmiş belli ve vazgeçilmez haklara sahiptirler. Hayat, özgürlük ve mutluluğa erişmek bu haklar arasındadır…”, yazmaktadır. Ancak, bu bildiriden uzun yıllar sonra, hala toplumlar arası haksızlıklar yapılmaktadır. Bugün Amerika’daki zencilerin başkanlığa seçilmesi, Oscar Ödülü kazanması, milyonları peşinde koşturan şarkıcı veya NBA oyuncusu olmasının yanı sıra, hala birçok Amerikalının içinde zencilere karşı silinememiş önyargılar bulunduğu düşünülmektedir.

Başkalarının düşüncelerinin etkisinde kalmadan, ırk kavramına mantıklı bir açıklama getirebildiğimizde, aslında kimsenin kimseden üstün olmadığını görebiliriz. Gelişmiş ülkelerde bu kavram ülke çıkarları için kullanılırken, o ülke insanlarının, bunun ne derece yanlış olduğunun bilincinde olamamaları, bilgi eksikliklerinden ve kurtulamadıkları önyargılarından kaynaklanmaktadır.

Eğitim düzeyi ne olursa olsun, birçok insanın içinde sağlam bir şekilde yer edinen önyargı, yıllar öncesinden beri varlığını korumaktadır. İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıkları anlamak, insanların nasıl bu derece çeşitli olduklarını da anlamamızı sağlayacaktır.

Bilimin henüz bir topluma ait özel bir geni ortaya çıkaramadığını düşünürsek; Robert Miles’ın “Irk kavramı biyolojik gerçeklik değil; aksine, toplumsal bir uydurmadır”, sözünde ne kadar haklı olduğunu anlayabiliriz.

 

Katkılarından dolayı Sayın hocam Mehmet Yaşar İşcan’a teşekkür ederim.

 

 

KAYNAKÇA

[1] Yıldırım, Ömer, Irkçılık,

http://www.felsefe.gen.tr/irkcilik_nedir_ne_demektir.asp, (2005)

[2] Vikipedi Özgür Ansiklopedi,

      http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%B6m%C3%BCrgecilik , (SGT: 2010)

[3] Kalufya, Asuman, Afrika’nın Sömürge Kaderi,

http://tanzanya.ihh.org.tr/somurgecilik/somurge.html

[4] Çelenk, Sevilay, “Ayrımcılık ve Medya”, Televizyon Haberciliğinde Etik.

      Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, (2010), s. 211-228.

[5] Alver, Füsun, “Kapitalist Üretim Sürecinde Irkçılık, Futbol ve Medya”, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, S: 26 (2008), s. 223-248.

[6] Özbek, Metin, Dünden Bugüne İnsan, İmge Kitabevi, Ankara 2007.

[7] Özbek, Sinan, Irkçılık, Bulut Yayınları, İstanbul 2003.

[8] Alexander, Raymond, “Amerika’da Zencilerin Başkaldırışı”, Çev.: As. Dr. Tuncer Karamustafaoğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S: 3-4 (1968), s. 101-106  http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/327/3271.pdf

[9] Hernton, C. Calvin, Amerika’da Cinsiyet ve Irkçılık, Çev.: Dr. Günsel Koptagel, Fahir Onger Yayınları

[10] Mora, Necla, Alman Kültüründe Düşman İmgesi, Altkitap, 2009.

[11] Taş, Mehmet, Avrupa’da Irkçılık, İmge Kitabevi, Ankara 1999.

 

 

 

SUÇ VE SUÇLU PSİKOLOJİSİ

Toplumsal yaşam için gerekli olan yasalara aykırı davranışlara “suç”, bu tür davranışta bulunan kişilere “suçlu” denir. Evrensel bir olgu olan suça, toplumların tarihsel gelişim süreçleri içinde bütün toplumlarda ve her türlü sosyal yapıda her zaman rastlanmaktadır. Suçun en önemli niteliklerinden biri de göreceliliğidir. Suç olarak kabul edilen eylem toplumdan topluma ve aynı toplumda zaman içinde farklılıklar gösterebilir.

Suçun tarihsel gelişimi ve nedenleri

İnsanlığın suça yönelimi çok eskilere dayanır. İnsanın suçla ilgilenmesi duruma göre korku, intikam, merhamet ve destek şeklindeki duygular olarak kendini göstermiştir.

Devletlerin kurulmasıyla birlikte toplumsal hayatın devam edebilmesi için suçluların cezalandırılması zorunlu hale gelmiştir. İlk toplumlarda suçluya suçunun derecesine göre ilahlara kurban etme, aile ve kabileden kovulma veya ölüm cezası verilirdi. Ender olan hapis cezasının yanında fiziksel şiddet ve teşhir cezaları da verilmekteydi.

Suçun birey yanında topluma da maliyeti oldukça fazladır. Bir suçun ilenmesinin yarattığı tahribatla birlikte suçu önleme, suçluları yakalama ve cezalandırma amacıyla oluşturulan kolluk, adliye ve ceza evlerinin topluma getirdiği maliyet de oldukça fazladır. Bu durumlar bir araya getirildiğinde suçun toplumda oluşturduğu güvensizlik, neden olduğu maddi zarardan çok daha önemlidir.

Eski Yunan düşünürleri suçun nedenleri üzerinde durmuşlar ve şu fikirleri ileri sürmüşlerdir:

  1. Platon’a göre suçun 3 kaynağı vardır: İhtiras, zevk aramak ve cahillik
  2. Aristo’ya göre: Yoksulluk ve ihtilal
  3. Hipokrat için ise suçlu bir akıl hastasıdır.

Suçun nedenleri üzerine özellikle 19. yüzyılda önemli çalışmalar yapılmaya başlamış; kriminolojiyi oluşturan suç biyolojisi, sosyolojisi ve psikolojisi üzerine ortaya şu teoriler atılmıştır:

Biyolojik teoriler: Bu teoriyi ileri süren bilim adamları yaptıkları bir araştırmaya göre Fransa, İtalya ve Almanya’da, mala karşı işlenen suçların soğuk yerlerde ve kışın artmasına karşın sıcak yerlerde ve sıcak aylarda suçların daha sık olduğunu ortaya koymuşlardır.

Suçu bedensel yapılardaki farklılığa dayandıran teoriler: 1939 yılında 14 bin hükümlü üzerinde yapılan incelemeler sonucunda ortaya şu morfolojik özellikler çıkmıştır: Uzun boylular çalmaya ve öldürmeye, geniş yapılılar dolandırıcılığa ve öldürmeye, kısa boylular hırsızlığa ve şişmanlar ise cinsel suçlara eğilimlidirler.

Genetik teoriler: Yapılan araştırmalara göre iç salgı bezlerindeki anormalliklerin insan davranışlarındaki kişilik bozukluklarına neden olduğu, kişilik oluşumunda çevre ve eğitimin etkileri ile suça neden olduğu ortaya atılmıştır.

Etoloji: Erkeklik hormonu salgısı androjen ile saldırganlık arasında ilişki bulunduğu ileri sürülmüş ve bazı hayvan türlerinde erkeğin daha saldırgan olduğu gözlemlenmiştir. Bunun üzerine ilk kez İndiana Cezaevi’nde saldırgan erkek hükümlüler hadımlaştırılmış ve faydalı olduğu görülünce bu uygulamaları destekleyen yasalar çıkmıştır.

Suç işlemede beynin rolü

Bir araştırmaya göre suçlu bir insanın beyninin sol yarımküresinin sağ yarımküreyi denetleyemediği, frenlemeyi sağlayan iletim sisteminde bozukluk olduğu ortaya çıkmıştır.

Katiller üzerinde yapılan bu çalışmaya göre: “Beynin sol ve sağ yarımküreleri arasındaki iletim akımını ‘corpus callosum’ adlı bir bölüm sağlıyor. Bu bölüm öfke, hafıza ve öğrenmeye ilişkin işlevler üstleniyor. Ancak araştırmalar gösteriyor ki suçlu kişilerde beynin bu bölümündeki işlevler azalmış durumda. Çoğu kişinin beyninde sol yarımküre baskın. Fakat çalışmada incelenen kişilerde iki yarımkürede de baskınlık yok. Bu sonuç büyük olasılıkla corpus callosumdaki işlevsel bir eksiklikten kaynaklanıyor. Tahminlere göre bu kişilerde sol yarımküre, sağ yarımküreyle konuşamıyor. Duyguların ağırlıklı olarak işlendiği sağ yarımküredeyse sol tarafın denetimi azalıyor”.

Bio-antropolojik kuram: suçluluğun nedenlerini araştıran bazı kuramlar, suçluluk davranışının etyolojik nedenlerine değinen analizlerinde kriminal tip üzerinde durmuşlardır. Bu kuramların asıl görevi, suçluluk davranışına yönelen bireylerin tiplerini belirlemektir. Kuramı savunan uzmanlara göre bu tipler ölçülebilir bazı karakteristik özelliklerle tanınabilir.

“Suçluluk eğilimi” aynı biyolojik olguların ifadesi olup kalıtsal nitelikteki beden şekillerine bağlıdır. Bu kuramlar, suçluların, suçlu olmayanlardan belirli kişilik özellikleri açısından farklı olduklarını savunur. Bu nedenle de suç işlemeye eğilimli olduklarına inanırlar. Bu açıdan normalden sapan davranış, biyolojinin bir dalı olan kriminal antropolojinin sınırları içine girer.

Suçluluk davranışının oluşumunda etkili olabilecek faktörler:

  1. Zeka faktörü: sheldon ve elenor glueck, 500 Amerikalı suçlu gence uyguladıkları Wechsler Testi sonucunda zeka bölümünü 92 olarak bulmuşlardır. Düşük zeka düzeyi suçluluğu oluşturan en önemli faktör değildir. Düşük zeka düzeyinin suçluluğun oluşumunda kısmi rolü vardır. Ancak bunu zeka geriliği ile öğrenim yoksulluğu ve suçluluk üçlüsünde aramak daha doğru olacaktır.
  2. Kişilik faktörü: Stott, suçlu ve suçlu olmayan gruplara uyguladığı anket sonucu, suçlu grubun %46’sına kıyasla suçlu olmayan grubun %7’sini uyumsuz olarak değerlendirilmiştir. Argyle, suçluların suçlu olmayanlara oranla antisosyal ve psikopatik karakter özellikleri açısından farklılık gösterdikleri saptanmıştır. Bu özellikler zalimlik, saldırganlık, başkalarının duygularını algılama yoksunluğu, impülsiflik ile otoriteyi reddetmeyi içermektedir. Eysenck Kişilik Envanteri sonuçlarına göre mala ilişkin suçlu grubun psikotizm, dışadonüklülük ve nörotizm ölçeklerinde cinsel suçlu grubunun da yalan ölçeğinde daha yüksek ortalama puana sahip oldukları görülür. Ayrıca Sanocki, Polonyalı suçlularla suçlu olmayanlar arasında yaptığı araştırmada suçluların suçsuzlara oranla daha dışadönük olduğunu görmüştür. Bu da Eysenck Kişilik Envanteri’ni kanıtlar nitelikte bir çalışmadır.
  1. Yakın çevre faktörü: suçlu kişilik yapısının oluşumunda etkili olabilecek yakın çevre faktörleri aile ve aile dışı çevreden ibarettir. Ülkemiz standartlarıyla kıyaslama yapılırsa suçlu gençlerin büyük bir çoğunluğunun çekirdek aileden geldiği görülmektedir.

Glueck’ler 2000 suçlunun %95’inin ailesinin çocuklarına karşı ya çok sert ya da çok yumuşak olduğunu saptamışlardır. Yine Glueck’ler 500 suçlu ve 500 suçlu olmayan gruplar üzerinde yaptıkları araştırmada suçlu grup ailelerindeki annelerin %95.8, babaların %94.3 oranında çok sert ya da yumuşak bir disiplin uyguladıklarını bulmuşlardır.

Birçok faktörle suçluluk arasındaki ilişki arandığında, özellikle en yakın ilişkinin düşük aile geliri ile aile kalabalığı arasında olduğu görülmüştür. West, araştırması sonucu suçluların %13.6’sının ekonomik düzeyi üstün, %33.3’ünün ekonomik düzeyi düşük olan gruptan geldiğini görmüştür.

Ülkemizde işlenen suç türleri

1947’de Türk Kriminoloji Enstitüsü’nün 974 suçlu çocuk üzerinden yaptığı ankete göre çocukların %64’ü şahsa ilişkin suçtan, %22’si cinsel suçtan, %12’si mala ilişkin suçtan, %2’si de diğer suçlardan hüküm giymişlerdir. Buna karşılık İngiltere’de olduğu gibi bütün gelişmiş ülkelerde, çocuk suçluluğu denildiğinde akla ilk hırsızlık gelmektedir. 1965’te İngiliz suçlu çocuk istatistiklerindeki hırsızlık ve soygun oranının %79 olması, 1954’e kadar olan dönemde de %90’ı bulması bu durumun iyi bir kanıtıdır. Ancak adam öldürme, yabancı ülkelerin aksine ülkemizde çocuk suçluluğunun başında gelir. Bu suçtan hüküm giyenlerin suç işleme sebepleri incelendiğinde “kan davası”, “hayvan ve arazi”, “namus temizleme” en önde gelen nedenlerdir.

Kan gütme suçlarının büyük kısmı yaş küçüklüğünün cezai sorumluluk üzerindeki etkisi nedeniyle 18 yaşına gelmemiş, silah kullanabilen çocuklara işletilmektedir.

Sonuç olarak kişilik testlerinden elde edilen sonuçlara göre suçluların kişilik yapılarında uyum kusuru, sinirlilik ve endişe hali, hipokondri ve astenin ile psikopatik araz belirtilerinin egemen olduğu saptanmıştır.

Suçluluğu önlemek adına alınması gereken önlemleri “önleme” ve “yeniden eğitim” olmak üzere 2 grupta toplayabiliriz: Suçun işlenmesinden önce uygulanan başarılı bir önleme çalışması, suçun işlenmesinden sonra uygulanacak yeniden eğitim çalışmasına oranla çok daha etkili olacaktır.

Yeniden eğitimde amaç, çocuğun topluma yeniden uyumunu sağlamaktır. Bunun için de öncelikle ıslah kurumuna gelen gence uygulanacak testler sonucu zeka ve kişilik özelliklerinin yanı sıra saptanan yetenekleri doğrultusunda bir öğretim programı uygulamak gerekmektedir.

 

 

KİMLİKLENDİRME

Bir bireyin tanınmasına ve diğer insanlardan ayırt edilebilmesine yarayan tüm özelliklerine kimlik; bu özelliklerin ortaya konması faaliyetine ise kimliklendirme denir.

Kimliklendirme, hem canlıda hem de ölüde yapılabilir.

Kişinin kendiyle ilgili bilgi verecek durumda olmadığı durumlarda Canlı Kimliklendirmesi gerekebilir.

Bu duruma örnek olarak:

  • koma
  • amnezi
  • akıl hastalığı

gibi halleri sıralayabiliriz.

Başlıca gereksinimler ise günümüzde çoklukla miras paylaşımı ve küçük yaşta evlendirme vakalarında karşımıza çıkar.

Ölülerde ise ceset tanınmaz durumda olduğunda kimliklendirme çalışmasına ihtiyaç duyulur.

Bu durum

  • Cesedin parçalanmış olması,
  • Yanması
  • ya da ölüm sonrası değişimlere uğraması

Hallerinde karşımıza çıkmaktadır.

Başlıca gereksinimler; uçak, tren, gemi kazaları ve afetler gibi kitlesel ölümlerin yaşandığı durumlarda karşımıza çıkar.

Bu girizgahın ardından Kimliklendirme işlemini iki temel sahaya ayırabiliriz:

i. Adli kimliklendirme

ii. Tıbbi kimliklendirme

Adli kimlik

En temel ifade şekliyle nüfus cüzdanımızda yazan bilgilerimizdir. Kişinin üzerinden çıkan kimlik niteliginde bir belge ile yapılacak değerlendirme aynı zamanda yakınlarından alınacak yorumlarla çapraz kontrol edildikten sonra tutanağa geçirilir.

Bu işlemde tanık onayı önemlidir.

Tıbbi kimlik

Tüm vücut özelliklerini kapsar.

  • Fiziksel özellikler,
  • Ameliyat/yara izleri,
  • Leke,
  • Dövme,
  • Uzuvlarda eksiklik/fazlalık,
  • Dişler (eksik, protez, dolgu vb)

Gibi özelliklerin tamamı tıbbi kimliklendirmede ayırt edici özellikler olarak değerlendirilir.

O halde Kimliklendirme Yöntemlerini teknik olarak şu şekilde sıralayabiliriz:

i. Tıbbi kimlik özellikleri

  • fiziksel özellikler
  • leke
  • deformite
  • anomali

ii. Kimlik belgeleri

  • fotoğraf içeren belgeler

iii. Tanıklık

iv. Giysi incelemesi

v. Özel eşyalar

  • protez,
  • gözlük,
  • işitme cihazı gibi..

vi. Diş özellikleri

vii. Parmak ve ayak izi

viii. Radyolojik inceleme

ix. İç muayene

x. Fotoğraf karşılaştırması: Merkezi kayıt sisteminde bulunan fotoğraflarla kişinin üzerinden çıkan belgelerden elde edilen fotoğrafların karşılaştırılması

xi. Fasiyal rekonstrüksiyon: Kafatası, yüz ve yumuşak dokunun yeniden oluşturulması

xii. Adli antropolojik çalışmalar: İleri derecede çürümüş ya da iskeletleşmiş cesetlerin kimliklendirilmesi için kullanılan yöntemler

xiii. Kan lekeleri ve DNA çalışmaları: Adli hemogenetik çalışmaların güvenilirliği %99.99’lara kadar ulaşmıştır.

Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere!

Adli Antropoloji’de Temel Sorular

Merhaba,

Genel olarak Antropoloji ile ilgili konulardan bahsedeceğim yazılarımın ilkine çok rastlanılan bir konuyla başlıyorum:

Adli Antropoloji ile ilgilenenlerin birçok bilimsel yazıda karşılaştığı belli başlı sorular vardır.. Basit ve herkes tarafindan anlasilir bir dille bu sorular üzerinde kısaca duracağım.

Baslayalim..

Bir arazi ya da bir binanın arka bahçesi gibi bir alan düşünün. Burada kemik parçalari olduğunu düşündüğünüz nesnelerle karşılaştınız.

Sokak hayvanlarına bırakılan kemiklere benzetemediğiniz bu kalıntılar sizde şüphe uyandırdı. Bu şüpheyle eve dönmektense polisi arayıp en azından içiniz rahat etsin istediniz.

Polis bahsedilen alana geldi.

İlk incelemeler yapıldı.

Bu kalıntıların iskelet parçası olduğunu düşünen polis, alanı koruma altına alıp uzmanları çağırdı.

Uzmanlarımız olay yerine geldi ve ilk soruyla başladık:

 

Bulunan bu parçalar gerçekten de kemik mi?

 

Adli Bilim uzmanları tarafından kolaylıkla cevaplanabilir bir soru.. Degil mi?

Parçaların kemik olduğuna emin olunması halinde 2. soruya geçelim:

 

Kalıntılar insana mı ait?

 

Bir Adli Antropolog tarafından kolaylıkla cevaplanabilecek bir soru daha..

Çünkü insan ve hayvan iskeleti anatomik açıdan ayırt edici farklılıklar gösterir. Şekil ve uzunluk bu aşamada önemli etkenlerdir.

Uzmanımız iskelet parçalarının bir insana ait olduğuna karar verdikten sonraki sorumuz şu:

 

Bu kalıntılar bir kişiye mi ait; yoksa birden fazla mı?

 

Bu aşamada iskelet parçalarının sayısına ve boyutlarına göre bir gruplandırma yapılabilir.

Sonuçta ancak DNA analiziyle kaç kişiye ait olduğu kesin olarak belirlenir.

Elimizde bir kişiye ait iskelet kalıntısı olduğunu varsayalım.

Şimdi bu kalıntıları kimliklendirmemiz gerekir:

 

İskelet parçaları bir kadına mı; bir erkeğe mi ait?

 

İskeletten cinsiyet belirlemede morfolojik ve metrik yöntemler kullanılır.

Morfolojik yöntemde, daha belirleyici unsurlar içerdiğinden, çoğunlukla kafatası ve pelvisten (kalça kemiği) yararlanılır.

Eğer morfolojik tespit mümkün değilse metrik yönteme veya DNA analizine başvurulur.

Sıra geldi yaş tahminine:

 

Kalıntılardan cinsiyetini tahmin ettiğimiz birey kaç yaşlarında olabilir?

 

Öncelikle bebek/çocuk, genç ve erişkin olarak bir gruplama yapılır.

Çünkü bu aşamada her bir grup için ayrı yöntemler kullanılır.

Çocuklarda dişlere bakılır.

Bu mümkün değilse uzun kemiklerin gövde uzunluklarına -epifiz- ve kaynaşma durumuna bakılır.

Gençlerde epifiz plakta kaynaşmaya bakılır.

Diş bulunursa 3. moların gelişimine bakılır.

Erişkinlerde pelviste bulunan pubic symphisisin yüzeyine ve kenar değişimlerine bakılır.

Ayrıca kafatasında suturların kaynaşmasına, kaburgaların sternumla (göğüs kemiği) birleşme noktalarına, uzun kemiklerde spongioz (süngerimsi) dokuya, diş aşınmalarına ve pelviste auricula yüzeyine de bakılabilir.

Kimliklendirmede diğer bir soruda sıra:

 

Kişinin boyu ne uzunlukta?

 

Burada en çok matematiksel yöntem kullanılır. Uzun kemiklerden ölçüm yapılır. Bu yöntemin dışında anatomik, somatometrik ve eksik uzun kemiklerden yararlanılan yöntemler bulunmaktadır.

Kişinin ırk tahmini de yapmak gerekir. Bu konuya fazla değinmeyeceğim. Çünkü günümüz toplumlarında iskelet kalıntılarından ırksal ayrım yapmak çok net sonuçlar vermeyebilir.

Peki kalıntılarda patolojik bulgular var mı?

Bulunan iskelet parçaları üzerinde –varsa- tespit edilen patolojik bulguların şekli ve özellikleri tanımlanmalıdır.

Kalıntıları kaldırıldıktan sonra alan yeteri kadar incelendi mi?

Daha küçük kemik parçaları veya kişiyle/olayla ilgili bilgi sahibi olmamıza yarayacak bir takım bulgular elde edilebilir.

Son olarak:

Elde edilen iskelet kalıntılarının kayıt işlemleri yapıldı mı?

Bu başlı başına bir konudur.

Olay yerinde bulunan tüm veriler kayıt altına alınmalı ve doğru şekilde etiketlenerek usulünce kuruma gönderilmelidir.

Aslında her bir soru kendi içinde birer ders konusu niteliğindedir.

Bir giris yazisi oldugunu dusunerek, oldukça kısa ve açık tutmaya çalıştım. Sonraki yazilarimda her bir konuyu derinlemesine tartisacagim.

Sizlerin de yorum ve yonlendirmeleriyle degerli bir Turkce kaynak olusturmak, gerek ogrenciler ve akademisyen ya da uzman antropologlar ve gerekse konuya yalnizca ilgi duyan insanlar icin faydali olacaktir.