ADLİ AMAÇLARLA BİYOMETRİK YÜZ PROFİLİ FOTOĞRAFLARINDAN CİNSİYET TAHMİNİ

Nurdan SEZGİN1, Şükriye KARADAYI2, Beytullah KARADAYI3

1 Aydın Üniversitesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu, Küçükçekmece, İstanbul

2 Altınbaş Üniversitesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu, Bakırköy, İstanbul

3 İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Adli Tıp Anabilim Dalı, Fatih, İstanbul

 

Giriş ve Amaç: Adli olgularda kişilerin kimliklendirilmesi gereken durumlarda cinsiyet tahmini önemli bir parametredir. Özellikle kişilerin yüz profil görüntülerinin bulunduğu bazı olgularda kişilerin cinsiyeti şüpheli kalabilmektedir. Biyometrik fotoğraflar, standartları ICAO tarafından belirlenmiş olan ve buna uygun makinelerde okunup dijital olarak kayıt altına alınan, seyahat belgelerinde kullanılan, en az 600dpi olacak şekilde yüksek kaliteli, belli ölçüleri ve özellikleri olan vesikalık fotoğraf türüdür. Bu çalışmada biometrik fotoğraf kriterlerine uygun olarak çekilmiş profil yüz fotoğraflarından bir Türk popülasyonunda cinsiyet tahminine yönelik antropometrik verilerin ortaya konulması amaçlanmıştır.

Materyal ve Metod: Bu çalışmada 118 kadın, 132 erkek olmak üzere toplam 250 gönüllünün biometrik yüz profil fotoğrafları kullanıldı. Fotoğraflar ortalama 1 metre mesafeden, önden düz ışıklandırma yapılarak Nikon D5100 fotoğraf makinesi kullanılarak çekildi. Fotoğraflar üzerinde 20 değişkene ait metrik ölçümlerin alınmasında ImageJ 1.50i programı kullanıldı. İstatistiksel değerlendirmeler tanımlayıcı istatistik ve diskriminant analiz testi kullanılarak gerçekleştirildi.

Bulgular: Cinsiyet ayrımı için 20 değişken arasında en yüksek doğruluk oranı % 71.6 ile kulak üzerindeki Tragus- Otobasion Süperius arasındaki ölçüm ile elde edildi. Tüm değişkenlerin dahil edildiği diskriminant fonksiyon analizinde ise cinsiyetin % 73.6 oranında doğru tespit edilebildiği saptandı.

Tartışma ve Sonuç: Profil yüz fotoğrafları üzerinden elde edilen metrik ölçümlerin cinsiyet ayrımı için kullanılabileceği değerlendirildi.

 

Anahtar Kelimeler: Cinsiyet tahmini, Biyometrik fotoğraf, Diskiriminant analizi, Antropometrik ölçüm.

Reklamlar

Beyan Edilen Boy ve Kilo Verilerinin Güvenilirliği ve Adli Açıdan Önemi

Assist. Prof. Dr. Nurdan Sezgin – Assoc. Prof. Dr. Beytullah Karadayı – Assist. Prof. Dr. Şükriye Karadayı

ÖZET

Kişilere ait boy ve kilo bilgileri bazı meslek gruplarına kabul için kullanılabildiği gibi, özellikle adli bilimlerde kimliklendirme çalışmalarında büyük öneme sahiptir. Boy uzunluğu ve kilo kişiler arasında çeşitlilik gösterdiğinden insanlar arasında ayrım sağlanmasında kullanılan iki önemli parametredir. Kimliği belirsiz cesetlerin kayıp kişiler arasından kimliklendirilmesi ve pek çok kriminal olayda kamera kayıtlarının kimliklendirme amaçlı karşılaştırılması gibi durumlarda kişinin daha önce beyan ettikleri boy ve kilo bilgilerinin doğru şekilde elde edilmesi önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, kişilerin kendi boy ve kiloları ile ilgili verdikleri bilgi ile gerçek ölçüm değerleri arasında tutarlılık olup olmadığının ortaya konulmasıdır. Araştırma için 93 kadın ve 106 erkek gönüllü katılımcının boy ve kilo ölçümleri kullanıldı. Çalışma kapsamında elde edilen veriler SPSS 17 programı yardımı ile tanımlayıcı istatistik ve paired T testi ile analiz edildi. Erkeklerde ölçülen boy ile beyan edilen boy uzunluğu ortalamaları arasında 0,17 cm, kilo ortalamaları arasında 0,06 kg fark bulundu. Kadınlarda ise ölçülen ve beyan edilen boy uzunlukları ortalamaları arasında 0,51 cm ve kilo ortalamaları arasında 0,73 kg fark olduğu görüldü. Sonuç olarak her iki cinsiyette de boy uzunluğunun olduğundan fazla, kilonun ise olduğundan az söylendiği saptandı. Fakat bu farklar erkeklerde istatistiksel açıdan anlamlı bulunmazken, kadınlarda her iki parametre açısından istatistiksel olarak anlamlı fark (P<0,01) olduğu gözlendi.

Anahtar Kelimeler: Adli Bilimler, Kimliklendirme, Boy Ölçümleri, Kilo Ölçümleri.

 

GÖRGÜ TANIKLIĞINDA PROFİL YÜZ FOTOĞRAFLARINDAN YAŞ TAHMİNİ

Nurdan Sezgin1, Şükriye Karadayı2, Beytullah Karadayı3

1 İstanbul Aydın Üniversitesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu, Beşyol, İstanbul, Türkiye
2 Altınbaş Üniversitesi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu, Bakırköy, İstanbul, Türkiye
3 İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Fatih, İstanbul, Türkiye

Özet

Görgü tanıklarının adli bir olayın ardından verdikleri ifade soruşturma açısından büyük önem taşımaktadır. Bu aşamada şüpheli veya mağdurun yaşının doğru tahmin edilmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, görgü tanıklarının kişinin yüzünü profilden görmesi ya da güvenlik kameralarının görüntüyü farklı açılardan yakalaması durumlarında kişinin yaşının ne ölçüde doğru tahmin edilebileceğinin belirlenmesidir. Bu kapsamda, 10-70 yaş arasında, 36 kadın ve 36 erkek, toplam 72 gönüllünün yüz profil fotoğrafları 3 erkek ve 3 kadın, toplam 6 gözlemciye gösterildi. Gözlemciler kişilerin yaş tahminlerini gözlemci formuna kaydetti ve toplanan veriler SPSS istatistik programı yardımı ile tanımlayıcı istatistik ve grafik analizi kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda yüz profil fotoğrafları kullanılan katılımcıların gerçek yaşları ile gözlemcilerin tahmin ettikleri yaş arasındaki farkların mutlak fark ortalamaları alındığında, tüm gözlemcilerin yaptıkları tahminlerin gerçek yaştan mutlak sapma ortalaması 4,41 yıl olarak bulundu. Bu hata oranlarının daha önce kişilerin ön yüz fotoğrafları kullanılarak yapılan çalışmalardaki hata oranlarına göre beklendiği üzere daha yüksek olduğu görülmüştür.

Anahtar kelimeler: Yaş tahmini, Görgü tanıklığı, Profil yüz görüntüsü

 

GÖRGÜ TANIKLIĞINDA YAŞ TAHMİNİNİN GÜVENİLİRLİĞİ

Öz

Adli olaylarda görgü tanıklarına sorulan en önemli sorulardan biri failin yaşıdır. Görgü tanıklarının tanık oldukları olaya karışan kişilerin yaşlarını hangi doğrulukta tahmin ettikleri, şüphelilerin soruşturulmasında kolluk kuvvetlerinin hedef daraltması açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, çocuk ya da yaşlı olmayan ve herhangi bir hafıza problemi bulunmayan görgü tanıklarının yaşla ilgili yaptıkları tahminlerin güvenilirlik oranlarını ölçmektir. Çalışma kapsamında 10-70 yaş arası, 36 kadın ve 36 erkek olmak üzere toplam 72 gönüllüye ait aynı standartlarda çekilmiş fotoğraflar üzerindeki değerlendirmeler 3’ü kadın, 3’ü erkek olmak üzere 6 kişi tarafından gerçekleştirildi. Elde edilen veriler istatistik paket programları aracılığıyla tanımlayıcı istatistik ve grafik analizi ile değerlendirildi. Gözlemcilerin deneklerin yaşını yaklaşık %85’lik doğruluk oranıyla ±5 yaş aralığında, %99 doğruluk oranıyla ±10 yaş aralığında tahmin edebildikleri gözlendi. Sonuç olarak; bir görgü tanığının verdiği ifadelerdeki bilgilerin güvenilirliğini ve gerçekten sapma oranlarını etkileyen pek çok parametre bulunmasına karşın, bu çalışma kapsamında elde edilen bilgiler kolluk kuvvetlerine şüphelilerin yakalanması çalışmalarında hedef daraltılması aşamasında katkı verebilir.

Anahtar Kelimeler: Görgü tanıklığı, yaş tahmini, güvenilirlik, görsel hafıza

Abstract

One of the most important questions asked the eyewitness in criminal cases is the age of the perpetrator. Accurately estimating the age of the person involved in the incident who’s seen by the eyewitness is important in terms of reducement of the number of suspects by law enforcement during the investigation. The purpose of this study is to evaluate the reliability of the age-related predictions of the eyewitness, who is not a child or elder one and does not have any memory problem. In this study, photos of 36 female and 36 male volunteers between the age 10- 70, taken under the same standards, have been evaluated by 3 female and 3 male observers. The obtained data has been calculated with descriptive statistics and graphical analysis through statistical package programs. It has seen that observers’ accuracy rates for predicting ages of the volunteers were between approximately 85% for ± 5 years and 99% for ± 10 years. The information obtained in the scope of this study can contribute in terms of reducing the number of suspects to law enforcement during the investigation although there are many parameters that affect the testimony of an eyewitness’ reliability and ratios of deviation from the truth.

Key Words: Eyewitness, age estimation, reliability, visual memory

 

Not: Yayınlandığı derginin basımında bir takım hatalar bulunmaktadır. Konuyla ilgili editörle iletişime geçildi.

Tamamı için:

http://e-dergi.atauni.edu.tr/ataunisosbd/article/view/5000213382/5000182547

ALT YÜZ BÖLGESİNDEN MORFOLOJİK YÖNTEMLERLE YAŞ TAYİNİ (Yüksek Lisans Tezi)

ÖZET

Adli olaylara yaklaşımda katedilen gelişim yeni metod ve teknoloji kullanımına ihtiyacı artırmakta ve bu ilerleme de gelişimi hızlandırmaktadır; söz gelimi hayatımızın her alanında sayısı hızla artan güvenlik kameraları sayesinde yaygın ve kolay erişilebilir teknolojiler kullanılarak şüphelinin yüz görüntüsüne ulaşılabilmektedir. Bu gelişim ekseninde devam eden ilerleme sürecinde adli konularla ilgili akademik çalışmalar da gerek nitelik ve gerekse nicelik yönünden artış göstermektedir.

Bu tez, yüz görüntüleri üzerinden yaş tayini yapılmasına yardımcı bir kaynak oluşturulması amacıyla yazılmıştır. Çalışma, geneli Marmara Bölgesi’nde yaşayan 94 kadın, 106 erkek olmak üzere 200 kişinin 2011 yılında çekilmiş ön yüz ve profil olmak üzere 2 farklı fotoğraflarını incelemektedir. Deneklerin boy ve ağırlık ölçüleri ile yüzde kalıcı bir iz bırakan hastalık/ameliyat olup olmadığı, sigara kullanımı gibi konular, hazırlanan anket formunda değerlendirilmiştir.

“Forensic Analysis of the Skull” adlı kitaptaki “Introduction of techniques for photographic comparison: Potential and Problems” isimli makaleden alınan bilgiler ışığında bazı tanımlayıcı öğe ve özellikler de değerlendirilmiştir (İşcan, 1993a). Böylece, araştırmaya katılan 200 kişinin genel yüz formu, yüz profili, çil ve ben yoğunluğu, burun profili, burun genişliği, burun ucu kalınlığı, septum eğimi, burun kanatları, dudak kalınlığı, mukoza çıkıntısı, dudak birleşme yeri, filtrum şekli, üst dudak çıkıntısı, ağız köşesi, önden çene, çene şekli, gonial dışa dönüklük gibi morfolojik karakterleri saptanmış olup, tüm verilerin istatistiki hesaplaması yapılarak tablo ve şekillerle açıklanmıştır.

SUMMARY

The advances made in forensic cases have increased the need for new methods and technologies, and this need is consequentially speeding up new developments. For instance, use of security cameras which are constantly increasing in number and evermore present in all aspects of daily life, along with easily accesible technologies, can provide the facial profile of suspects. Along with these continuing developments, academic studies in forensics are also increasing both in quality and in quantity.

This purpose of this thesis is to provide supporting research for age specification through facial images. The study relies on the frontal and profile facial images of 200 people (94 women, 106 men) generally living throughout the Marmara region taken at two different times in 2011. Some criterias such as height, weight, cigarette use, and presence of any illness/surgery that may result in facial scarring were evaluated through surveys filled out by the participants.

Besides the metric analysis, study results were evaluated in light of certain complementary elements and properties based on the essay “Introduction of techniques for photographic comparison: Potential and Problems”, found in the Iscan publication “Forensic Analysis of the Skull”. As such, the general facial shape, facial profile, freckles, moles, bony profile, bridge breadth, tip thickness, septum tilt, nasal alae, lip thickness, mucosal projection, leap seam, philtrum shape, upper lip notch, mouth corner, chin from front, chin shape, gonial eversion of the 200 participants were used to determine morphological characteristics and this data calculated and presented in tables and figures.

TARTIŞMA VE SONUÇ

Birçok çalışmada kimliklendirmenin adli bilimlerdeki değerinden bahsedilir. Yaş tayini de kimliklendirmede büyük önem taşımaktadır. Yaş tahmininde bulunurken kullanılan materyaller arasında geniş yer tutan yüz görüntüleri, bu çalışmanın temelini oluşturur. Sadece fotoğraflara bakarak kişinin yaşıyla ilgili kesin bir kanaate varmak mümkün değilse de kişi, belirli bir yaş aralığında değerlendirilebilir. Doğumdan itibaren başlayan yaşlanma, farklı dönemlerde kendine özgü genetik özellikler barındırır (Bozbıyık, 2003). İnsan yüz morfolojisi kalıtımsal ve tahmin edilebilir bir yapıdadır. Ancak, farklı birçok değişken bu yapıyı etkilediği için bazı güçlükleri de beraberinde getirir (İşcan, 1994). Yüz, kişi için en tanınabilir özelliktir. Amerika’da ve İngiltere’de yapılan araştırmalarda, bebeklerin doğduktan 9 dakika kadar sonra gözlerini odaklayabildiği; bu odaklanmayı da yüz üzerinde yaptıkları belirtilmiştir (Bates ve Cleese, 2001).

Adli bilimlerde suç olaylarının aydınlatılmasında kullanılan görüntü kayıtlar 18. yüzyıldan beri birçok ülkede kullanılmaktadır (Bayram ve ark., 2004). Yüz özellikleri değişmesine rağmen yüzdeki oranların aynı kalması, pozitif kimliklendirmeyi mümkün kılmaktadır. Önden çekilen fotoğraflar kimliklendirmede başarı sağlanabilmesi için daha önemlidir (Sinha, 1998).

İtalya’da yapılan bir çalışmada 65-84 yaş aralığındaki erkeklerde ağırlık 7,9 kg, kadınlarda 6,2 kg oranında azalmaktadır (Perissinotto ve ark., 2002). Ağırlık, vücuttaki su miktarı, yağ, kas ve protein miktarıyla doğrudan ilişkilidir (Kuczmarski ve ark., 2000). Kilonun yaşlandıkça düşmesi, vücutta protein, su ve yağ miktarının az olduğu anlamına gelir. Bu düşüşün kadınlarda daha fazla olması, daha fazla yağ ve kas kaybettiklerini gösterir (Perissinotto ve ark., 2002; Launer ve ark., 1996; Rea ve ark., 1997; Dey ve ark., 1999). Perissinotto’nun İtalya’da yaptığı bir çalışma (2002), 65-84 yaş aralığındaki kişilerde boyun, 2-3 cm azaldığını gösterirken, Dey ve arkadaşları (1999) bu tür bir çalışma sonucunda bu miktarı İsviçre’de 2,5-5 cm aralığında bulmuştur.

Dehshibi ve Bastanfard (2010)’a göre, yaş tayini çalışmaları 2’ye ayrılır: Yüzden yaş tayini ve yüzden yaş simülasyonu. Yüzden yaş tayininde belli deneme ve eğitim gruplarına bakılır. Yüzden yaş simülasyonu ise kişinin fotoğrafından yaşının ilerletilmesine ya da geriletilmesine yardımcı olur. Bu sınıflandırmanın 4 aşaması var:

  1. Ön işleme (pre-processing): Bu aşamada vesikalık fotoğraftan yüz alanı manuel olarak kesilir. Daha sonra diğer aşamalar için bu kesilen kısım çoğaltılır.
  2. Yüz hatları (özellikleri) bulma: Yüz hatları bulmak için yeni bir tahmin yöntemi önerilmiştir. Daha sonra, bir takım oranlarla olgunlaşmamış yüzler yetişkinlerden, yüz hatlarına (göz, burun, ağız, çene, yüzün yanları ve başın üst kısmı) bakılarak ayrılırlar.
  3. Kırışıklıkların çevresinin büyütülmesi: Kırışıklıklar, yüz görüntüsünde kaydadeğer bir etkiye sahiptir ve bu da yaş sınıflandırmasını kolaylaştırır. Burada yüzdeki antropometrik noktalar, alındaki kırışıklıklar, göz çevresi ve yanaklar çıkartılır; sonra her bir kırışıklığın yoğunluğu ve çevre uzunluğu hesaplanır.
  4. Yaş grubu sınıflandırması: Bu aşamada, bir ileri geri bilgi yayılımı (a feedforward backpropagation) ANN (Artificial Neural Network) Bu, önceki aşamalardaki özelliklerin hesaplanmasında kullanılıyor. Bu ‘ağ’da 298 görüntüden veri çalıştırıldı ve 200 görüntüyle test edildi (Dehshibi ve Bastanfard, 2010).

Yaş tahmininde deri kıvrımı derecesi ve kırışıklık oluşumu özellikle yüzde kullanılabilir. Daha sonra deri değişikliği dört farklı dereceye ayrılır: Birinci derece daha az belirgin, sık sık tamamlanmamış ve kesintiye uğramış kıvrımlar ve buruşuk; ikinci derece daha belirgin, tamamlanmış, az kesintiye uğramış kıvrımlar; üçüncü derece göze çarpan, derinleşmiş kıvrımlar ve buruşukluklar, suni düzeltmelerle kaybolmayan kıvrımlar; dördüncü derece çok gelişmiş ve derin kıvrımlar. Sonrasında ara basamaklar dikkate alınarak şu yaş sınıflandırması ortaya çıktı (Hammer, 1978):

Derece:         0,5                     1,0                   1,5

Yaş:             20-23 arası       25-30 arası       30-40 arası

Derece:        2,0                     2,5                   3,0

Yaş:             40-45 arası       45-50 arası       55-60 arası

Derece:         3,5                     4,0

Yaş:             60-65 arası       65-80 arası

Ayrıca kulak önlerindeki deri buruşukluklarından da yaş sonucuna varılabilir. 40’lı yaşlardan itibaren burun kanatlarında ve yanaklarda sık sık görülen yıldız formunda damar uzantıları oluştuğunu belirtilmiştir. Erkeklerde kulak yolundan dışa doğru güçlü kılların uzaması ve kadınlarda çenede kıl uzaması 50. yaşın aşıldığını gösterir. Listelenen özellikler kesin bir yaş tayini yapmaya elverişli değildir. Çünkü hastalık ve çevresel etkiler gibi birçok değişken faktör karar vermeyi zorlaştırmaktadır (Hammer, 1978).

Yüz görüntülerinden yaş sınıflandırması yapılan bir çalışmada, bebekler, genç yetişkinler ve erişkinler olmak üzere 3 yaş grubunun görüntüleri incelenmiştir. Bu çalışma, kraniofasiyal gelişme teorisi ve cilt kırışıklık analizine dayanır. Uygulamada ilk olarak kafanın üst kısmı ve yüzün yanları gibi öncelikli yüz özellikleri (kısımları) bulunmuştur. Bunlar, göz, burun, ağız, çene, kafanın üst kısmı ve yüzün yanlarıdır. Bu özelliklerden, bebekleri genç yetişkinlerden ve erişkinlerden ayırmak için oranlar hesaplanmıştır. İkincil özellik analizinde, kesip ölçülen kırışıklıkları göstermesi için bir kırışıklık haritası kullanılmıştır (Kwon ve Lobo, 1999).

Gökdoğan (2004), 93 erkek ve 43 kadının fotoğraf karşılaştırmasına dayalı olarak yaş tayini üzerine bir araştırma yapmıştır. Çalışmada, 5 bölgeye ayırdığı tüm yüz üzerinde çalıştı ve bu bölgeleri, yaş gruplarını (18-25; 26-35; 36-45; 46-55; 56-65; 66-75) temsil eden 6 fazda inceledi. M. Yaşar İşcan’ın kaburgalar üzerinde uyguladığı metoda göre incelenip fazlara ayrılan fotoğrafların karşılaştırılması sonucu elde edilen veriler SPSS’te one-way anova ve crosstabs analizleriyle değerlendirildi. Gökdoğan’a göre, sağlıklı bir yaş tayini yapabilmek için yüzün bölgelere ayrılarak incelenmesi gerekir (Gökdoğan, 2004).

Birebir görüşülen deneklerden alınan bilgiler anket formuna girildi; dijital fotoğraf makinası ile önden ve yandan alınan görüntüleri kaydedildi. Çekim esnasında kişilerin bulundukları yer esas alındığı için tüm fotoğrafların aydınlatması ve çekim mesafesi birbirinden farklıdır.

Oluşturulan safhalar tamamen görsel analize dayalıdır. Fotoğraflar araştırmacı tarafından 1’den 6’ya kadar safhalara ayrılmış, her safha için belirleyici özellikler seçilerek kaydedildi. Burada belirleyici özellikleri seçerken çoğunlukla görülen kriterler göz önünde bulunduruldu. Örneğin; safha 2’de kadınlarda ağız kenarında kısa ince çizgi 23 kadın deneğin 19’unda gözlemlenmiş ve bu, bir kriter olarak belirlendi. Denek sayısı artırıldıkça bu tür gözlemler daha iyi ve tutarlı sonuç verecektir.

Araştırmaya katılanların genel yüz yapısını tanımlayabilmek için bazı morfolojik karakterler de belirlendi. Bu karakterlerin tanımlanmasında kullanılan tabirler (az, orta, çok gibi) kaynak gösterilen çalışmadan, değiştirilmeden alındı. Tamamen araştırmacının gözlemine ve yorumuna açık olması nedeniyle matematiksel bir güvenilirliği yoktur. Bu tür analizlerde bilgisayar destekli bir sistem üzerinden kapsamlı bir çalışma yapılması daha gerçek ve net sonuçlar sağlayacaktır.

Deneklerin ve ailelerinin sigara içme sıklıkları sorgulanmış ve sonuçlar kaydedilmiştir. Bu bilgilerin ayrıca değerlendirilmesi için sigarayı tiryaki derecesinde tüketen ailelerin, yine tiryaki derecesinde sigara içen bireylerinin fotoğrafları üzerinde ayrıca çalışılması ileriki çalışmalar için önerilmektedir.

Fotoğraf üzerinde çalışırken ortama ve seçilen kameranın özelliklerine dikkat etmek gerekir. Deneklerin bulundukları ortamda görüntü alınacağı için ortamın aydınlatılma şekline dikkat edilmeli, mümkün oldukça gün ışığından yararlanılmalıdır. Ayrıca kullanılan makinanın görüntü kalitesi ne kadar iyi olursa çizgi ve kırışıklıkların tespiti o kadar netleşecektir.

Bugüne kadar fotoğraflarla ilgili yapılan çalışmalarda benzer yollar izlenmiş, bazı kaynaklar bilgisayar programları geliştirerek çalışmalarına farklı bir boyut kazandırmışlardır. Bu çalışmada seçilen deneklerin alınan görüntüleri, belli gruplara ayrılarak incelenmesi ve değerlendirme aşaması, geçmiş çalışmalarla uyum göstermektedir. Yaş tayini yaparken daha pratik olarak eldeki fotoğraf, çalışmada belirlenmiş olan kriterlerle değerlendirilerek bir safhaya konulabilir.

İncelenen morfolojik karakterlerin yaşa bağlı olarak değişim gösterip göstermediklerini anlamak için Ki-Kare testi uygulandı. Test sonuçlarına göre, safhaları belirlerken oluşturulan kriterlere uygun olarak, bir takım anlamlı değerler elde edildi. Safhalar kendi içlerinde ve cinsiyetlere göre ayrı ayrı test edildi. Bazı değerler toplamda, bazıları ise iki cinsiyette ayrı ayrı anlamlılık gösterdi (Yalnızca toplamda anlamlılık gösteren değer septum eğimidir). Dudak kalınlığı toplamda, erkeklerde ve kadınlarda anlamlı bulundu. Yaşa bağlı olarak safhalara göre dağılımda anlamlı bir tablo oluşturuldu. Mukoza çıkıntısı ve gonial dışa dönüklük verileri de dudak kalınlığı gibi toplamda, erkeklerde ve kadınlarda ayrı ayrı anlamlılık göstermiştir. Dudak birleşme yeri, filtrum şekli, üst dudak çıkıntısı ve ağız köşesi verileri toplamda ve erkeklerde anlamlı bulunmuştur. Bu değerler kadınlarda ayrıca hesaplandığında anlamlı sonuç elde edilemediğinden çalışmaya dahil edilmedi. Ayrıca tüm safhalar tek tek kendi içlerinde cinsiyetlere göre test edildi. Sonuç olarak yalnızca safha 2, 3 ve 6’da değişim gözlenmiştir. Safha 3’te filtrum şeklinde; safha 2 ve 6’da ise gonial dışa dönüklükte yaşa bağlı değişim gözlenmiştir. Diğer morfolojik karakterler yaşa bağlı değişim göstermesi bakımından sayılan karakterler kadar yüksek değer göstermediğinden çalışmaya katılmadı.

Tüm bu sonuçlar, safhaların oluşturulduğu kriterlerle uyumluluk göstermektedir. örnek olarak septum eğiminin yaş ilerledikçe aşağı doğru eğim gösterdiği söylenirken Ki-Kare test sonuçlarına göre yaşa bağlı değişimi 0,013 oranında anlamlı bulunmuştur. Ayrıca dudakların yaşa bağlı olarak ilerleyen yıllarda inceldiği belirtilmiş ve Ki-Kare testine göre 0,001 oranında anlamlılık göstermiştir.

Yüz görüntüleri incelenerek yapılan araştırmada karşılaşılan zorlukların en önemlisi, deneklere farklı ortamlarda ulaşılabilindiği için elde edilen görüntülerin ortama bağlı olarak kalitesinin değişmesidir. Bu sebeple yüzdeki çizgi ve kırışıklıkların incelenmesi bazı fotoğraflarda güçlükle sağlandı. Ayrıca kiloca fazlası olan kişilerde yüzde çizgilerin seçilebilmesi için daha titiz bir inceleme gerekti.

Sonuç olarak bu çalışmada yüzün belli bir bölümünün incelenmesine ağırlık verilerek denekler önce kadın-erkek, sonra önden ve yandan alınan görüntüler ve daha sonra da yaşları bakımından safhalara ayrılarak incelendi. Yapılan morfolojik araştırma bize, bir kişinin yaşını tahmin ederken net bir sayı ifade edilmesinin yanlış olduğunu; tüm olasılıklar göz önünde bulundurularak yapılan titiz bir incelemeyle 1’den 6’ya kadar oluşturulan ‘safha’lardan birine konulabileceğini gösterir.

TEZ DANIŞMANI: Prof. Dr. M. Yaşar İşcan

Not: Tezin tamamı için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz.

https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp

KAYNAKLAR

Bates, B, Cleese, J (2001) The Human Face, BBC Worldwide Limited, London.

Bayram, L, Koç, S, Yüksel, C, Atmaca, Y, Yaşlı, H, Orak, O, Bulut, Ö, Özçakır, S, Dokurer, S, Balı, Y (2004) SGD Adli Servisler El Kitabı, Baskı: 1, Emniyet Genel Müdürlüğü Basımevi, Ankara.

Bozbıyık, A (2003) Antropometrik Veriler Kullanılarak Fotoğrafların Karşılaştırılması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Ankara.

Dehshibi, M M, Bastanfard, A (2010) A New Algorithm for Age Recognition from Facial Images, Signal Processing, 90: 2431-2444.

Dey, D K, Rothenberg, E, Sundh, V, et al. (1999) Height and Body Weight in the Elderly. 25 Years Longitudinal Study of a Population Aged 70 to 95 Years, European Journal of Clinical Nutrition, 44: 739-746.

Gökdoğan, M (2004) Fotoğraf Karşılaştırmaları ile İnsan Yüz Morfolojisi, Doktora Tezi, İstanbul Üniv. Adli Tıp Enstitüsü, İstanbul.

Hammer, H J (1978) Körperliche Merkmale, Identifikation (H. Hunger, D. Leopold, Eds), pp. 393-405, Johann Ambrosius Barth, Leipzig “içinde.

İşcan, M Y (1993a) Introduction of Techniques for Photographic Comparison: Potential and Problems, Forensic Analysis of the Skull: Craniofacial Analysis, Reconstruction, and Identification (M. Y. İşcan, R. P. Helmer, Eds), pp. 57-70, Wiley-Liss, New York “içinde.

İşcan, M Y (1994) Kimliklendirme ve Antropoloji, s. 96-102, I. Adli Bilimler Kongresi, Kongre Kitabı, Adana.

Kuczmarski, M F, Kuczmarski, R J, Najjar, M (2000) Descriptive Anthropometric Reference Data for Older Americans, Journal of the American Dietetic Association, 100: 59-66.

Kwon, Y H, Lobo, N V (1999) Age Classification from Facial Images, Computer Vision and Image Understanding, 74: 1-21.

Launer, L J, Harris, T (1996) Weight, Height and Body Mass Index Distributions in Geographically and Ethnically Diverse Samples of Older Persons, Age and Ageing, 25 (4): 300-306.

Perissinotto, E, Pisent, C, Sergi, G et al. (2002) Anthropometric Measurements in the Elderly: Age and Gender Differences, British Journal of Nutrition, 87: 177-186.

Rea, I M, Gillen, S, Clarke, E (1997) Anthropometric Measurements from a Cross-Sectional Survey of Community Dwelling Subjects Aged Over 90 Years of Age, European Journal of Clinical Nutrition, 51: 102-106.

Sinha, P (1998) A symmetry Perceiving Adaptive Neural Network and Facial Image Recognition, Forensic Science International, 98: 67-89.

İNSANLAR ARASINDAKİ BİYOLOJİK FARKLILIKLARIN SOSYAL ÇIKARLAR İÇİN KULLANILMASI

 

   İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıklar konusu ele alındığında, ilk akla gelenler, kadın ile erkek arasındaki biyolojik farklılıklar ve toplumlar arasındaki biyolojik farklılıklardır. İki konuda da karşımıza çıkan tutumlar, bir tarafın diğerini aşağılaması, haklarını sömürmesi ve yaşamlarını kötü yönde etkilemesi şeklindedir.    

Bu çalışmada üzerinde durulan asıl konu –sömürgecilikle beraber- daha çok ırkçılık olmuştur.

İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıkların uzun yıllardan beri, yine insanlar tarafından zaman zaman yanlış yorumlandığını, hatta bu yanlış yorumların –ne yazık ki- çok sayıda insan topluluklarının yaşamlarını ciddi şekilde etkilediğini, çoğu zaman ölümlerine dahi neden olduğunu görmekteyiz. Tüm bunlara sebep olan ve bazı çevrelerce bilime dayandırılarak, kendilerine göre haklı tarafları ortaya çıkarılmaya çalışılan “ırk” ve “ırkçılık” kavramları, sanıyorum ki insanlık var olduğu sürece devam edecektir.

Başta ABD olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde görüldüğü gibi, ırkçı faaliyetlerde bulunan kişiler, biyolojik olarak kendilerinden farklı olan “diğerleri”ni dışlamakla kalmamış; onların yaşam alanlarını kısıtlamış, evlenecekleri veya birlikte olacakları insanları dahi, kendilerinin özgürce seçmesine engel olmuş ve daha da ileriye giderek “kurallar”a uymayanları vahşice öldürmüştür.

Türkiye’deki bir takım faaliyetler kimilerince “ırkçılık” olarak değerlendirilse de aslında Türkiye’deki durum ırkçılıktan kısmen çok uzakta; daha çok milliyetçilikle ilişkili bulunmaktadır.

Bu araştırmada ayrıca, Almanya’da yaşayan Türkler ile Türkiye’de yaşayan Kürtler’den bahsedilmiş ve bazı durumlar karşılaştırılarak anlatılmıştır. Ayrıca, Amerika’dan, Avrupa’dan ve Türkiye’den örneklerle üzerinde durulan biyolojik farklılıkların ırkçılığa dayandırılması ve bu politikayı güden ülkelerin hangi çıkarlar doğrultusunda hareket ettikleri açıklanmaya çalışılmıştır.

GENEL TANIMLAR ve ÖRNEKLER

    İnsanların deri ve saç rengi, boy uzunluğu, vücut şekli gibi fiziksel özellikleri ve bir takım biyolojik özellikleri, birbirleri arasında farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıklarla belli gruplara ayrılan insanlar, ırkları meydana getirmişlerdir.

İnsanlarla ilgili sınıflandırma yapan ilk bilim insanlarından olan Alman Anatomi ve Fizyoloji bilgini Johann Friedrich Blumenbach (1752-1840), insanları kafatası ölçümlerine göre sınıflandırmıştır. Daha sonra, bütün canlıları sınıflandıran İsveçli Biyolog Carolus Linnaeus (1707- 78), insanları deri renklerine göre gruplandırmıştır.

Birçok bilim insanı, insanların aynı kökten türediğini, önce Eskidünya’ya, ardından da Yenidünya’ya yayıldığını ileri sürmüşlerdir. Asıl yurtlarından göç edince, insanlar arasında farklılaşmalar doğmuş; değişik fiziksel özellikleri olan halklar ya da ırklar oluşmuştur [1].

İnsanları çeşitli özellikleri doğrultusunda sınıflara ayırma düşüncesi, bir süre sonra yabancı düşmanlığının ortaya çıkmasına ve beraberinde ırkçılık ve sömürgecilik gibi kavramların toplumlar üzerinde etkili olmasına neden olmuştur.

Sömürgecilik

   Sömürgecilik, genellikle bir devletin, başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesi, müstemlekecilik, kolonyalizm anlamına gelmektedir (TDK Sözlüğü).

Sömürgeci ülkeler genellikle, sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına ve işgücüne el koyar ve sömürge altındaki halkın kültürel ve dini değerlerine baskı uygularlar. Çünkü sömürgeci ülkeler, kendilerini, sömürdükleri insanlardan daha üstün görürler; dolayısıyla, sömürdükleri insanları da gelişmemiş toplumlardan seçerler.

Sömürgeciliğin bir diğer nedeni ise, sömürgecilerin kendi ülkelerindeki tarım alanlarında çalıştıracak insanlara duydukları ihtiyaçtır. Özellikle Amerika’nın keşfi üzerine geniş tarım alanlarında çalışacak insanlara ihtiyaç duyulmuş ve bunun üzerine Afrika’dan Amerika’ya köle ticareti başlamıştır.

Sömürgeciliğin bir türünde, bazı sömürgeciler, sömürdükleri halkları, sömürdükleri topraklara taşırlar. Buna örnek olarak ABD’nin bazı eyaletlerini, Kanada’yı, Avustralya’yı, Yeni Zelanda’yı ve Arjantin’i verebiliriz. Bu sömürülen ülkelere, yerel halkların kontrolü için, yönetici atanır (İngilizler’in Hindistan’da yaptığı gibi). Bazen de sömürgeci gücün kendi topraklarından getirdiği halkla yerel halklar birbirine karışır (Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi); bazen ise, –ki çoğunlukla bu şekildedir- ırksal olarak ayrılmış topluluklar halinde yaşarlar (Fransa’nın yönetimi altındaki Güney Rodezya).

Bir başka sömürge türünde; Barbados, Saint-Domingue ve Jamaika gibi ülkelerdeki geniş çiftliklerdeki beyaz sömürgeciler, siyah köleleri çalıştırırlar. Bir diğer türde ise; sömürgenin asıl amacı, bölgenin daha geniş bir şekilde kolonize edilmesi değil, ticarettir.

Sömürge haline gelmiş ülkeler sayıldığında, ilk akla gelenler arasında mutlaka Afrika vardır. Afrika’da sömürgecilik, 15. yüzyılda, köle ticareti ile başlamış ve uzun yıllar sürmüştür. Afrika’yı köle kaynağı olarak görenler, şimdi onunla hem hammadde kaynağı hem de pazar olarak ilgilenmeye başlamışlardır. Yalnız, bunun için Afrika’da çalıştıracak işgücüne ihtiyaç duyulmaktadır. Köleciliğin yasaklanması da doğrudan bununla ilgilidir. Afrikalılar’ın kurtuluşu olarak ilan edilen bu süreç, aslında köleliğin yeni bir biçimidir [2].

Afrika, zenginlikle birlikte fakirliği de yaşayan, el değmemiş ve verimli bir kıtadır. Derilerinin rengi, yer altındaki madenler ve tropik iklimin sunduğu tarımsal nimetler nedeniyle, sömürge talanının en acımasız yaşandığı yerlerin başında gelir. Bu nedenle Afrika, şiddetin, katliamların, ırkçılığın, adaletsizliğin kol gezdiği bir kıta haline gelmiştir. Köle olarak alınıp satılan, kendi topraklarında öksüz kalmış, geçmişinden ve geleneklerinden koparılmış, kültürünü unutmak zorunda bırakılmış kara Afrikalı için, sömürge düzeninin sunduğu yaşam, açlık ve kölelik olmuştur [3].

   Irkçılık

   Etnik bir grubu doğal nedenlerle, kalıtsal olarak az değerli görüp lanetleyen, başka bir grubu ise, üstün tutan bir dogma olarak tanımlanan ırkçılık (Benedict, 1983) ve uygulamalarının iki temel özelliği vardır: Birincisi; ırkçılık, dogmatiktir ve entegral biyolojiye dayandırılmaktadır; sosyal kategorilerin, insan gruplarının, kimliklerin ve kolektif etkileşimlerin biyolojikleştirilmesidir. İkincisi ise; insanlar arasındaki eşitsizliğin kabul edilmesidir.

Irkçılığın temel tanımlayıcı ilkesi; sömürmek ve bağımlı kılmaktır. Sosyal Antropolog Pnina Werbner’e göre; dışlayıcı ilkelerin ve ırkçı mantığın arkasında, bastırılmış bir korku yatmaktadır. Bu korku, kişinin bilinçdışı yok etme isteğini “öteki”ne yansıtarak, “Beni yok etmek istiyor”, biçiminde yaşamasıdır [4].

Irkçı düşüncenin yaygınlaşmasıyla başta ABD’de, beyaz olmayan insanlar köleleştirilmiş ya da çok ucuz ücretlerle çalıştırılmıştır. Böylece, ırkçılığı tarım ekonomisi ve endüstrisinde çıkar sağlamak için kullanan ülkeler büyük kazanç sağlamışlardır. Konu bu bakımdan ele alındığında, sınıflandırmanın maddi bir temeli, ekonomik bir altyapısı olduğu gözlemlenmektedir [5].

Sömürgeleştirilen toplumlar, ırkçılar tarafından insanlık dışı olarak gösterilmiştir. Böylece, eşit davranmayan sömürgecilerin ekonomik ayrıcalıkları haklı gösterilmeye çalışılmıştır.

Bilim insanlarının, insanların biyolojik farklılıklarını ortaya koyması, bilimin ırkçılığı doğrudan başlattığı veya bu düşünceyi desteklediği anlamına gelmez. İnsanları biyolojik olarak sınıflara ayırmak başka, bu farklılıklarından dolayı, toplumları aşağılamak, haklarını sömürmek başkadır.

Irkçılığın tarihsel sürecini incelediğimizde, ırk sınıflamalarıyla iligili en eski örneklerin, Eski Mısır’da, İ.Ö. 14.-15. yy’a kadar gittiğini görüyoruz (Vallois, 1952).

Irk sözcüğünün, bugünkü anlamıyla ilk kullanımına baktığımızda ise; Papa I. Gregory karşımıza çıkmaktadır. Papa, Roma’da, pazar yerinde satılmak üzere getirilen birkaç Anglosakson çocuk için “açık tenli, sarı saçlı kimseler”, şeklinde bahsetmiştir.

Tarihsel süreçte ırkçılık ve köleliğin birlikte görüldüğü dikkati çekmektedir. İnsanlardaki bir takım biyolojik özelliklerin, “diğerleri”ne göre eksiklik olarak görülmesi, bu insanların, sahip oldukları bu özellikler nedeniyle köle olduğu; hatta olması gerektiği sonucuna vardırılmıştır. Örneğin; Aristotales, köleliğin savunuculuğunu yapmış; kölelerin eksik insanlar olduğunu, ruhlarının yöneticilik öğesinden mahrum olduğunu iddia etmiştir. Ona göre bazı insanlar, doğaları gereği, diğerlerinin altında olmaya mahkumdur. Bu konuyla ilgili olarak, 19. yy’da ABD’de yaşayan William Simms adlı yazar, “Kölelik, zenciyi vahşi konumdan biraz daha yukarıya çıkarmıştır. Karaderililerde sadakat, uysallık ve hizmetkarlık, doğuştan var olan özelliklerdir”, demiştir [6].

   Yabancı Ülkelerin Irkçı Faaliyetleri

   Irkçı faaliyetler, Amerika, Almanya ve İngiltere’de yoğun olarak yaşanmıştır. Bu ülkelerin, kendi topraklarında yaşayan, onlara göre aşağılık olan toplumlara karşı tutumu, yüz yıllardır, acımasız bir şekilde devam etmektedir.

Bu ülkeler kimi zaman ırkçı faaliyetleri durdurmak için bazı “tedbirler” almış; kimi zaman da bu tutumlarını haklı çıkarır sebepler ortaya sürmüşlerdir. Örneğin; ırkçılığın yardımıyla Amerika yerlilerinin biyolojik olarak düşük değerde olduğunun ilan edilmesi, onların baskı ve egemenlik altına alınmasını açıklamak için kullanılmıştır [7].

Amerika’daki beyazların insan alım satımı (köle ticareti), 200 yıl sürmüştür. Bu süre içinde Amerika’ya 2 milyon 600 bin köle getirilmiştir. Bu köleler en ağır ve aşağılık işlerde (demir yolu yapımı, yol temizliği vb.) çalıştırılmışlardır. Ayrıca, bu insanlar sadece köle olarak kullanılmakla kalmamış, savaşlara (Fransız-Amerikan, Amerikan-İngiliz, Amerikan Bağımsızlık Savaşı) da katılmak zorunda bırakılmışlardır. Bu köleler topraksız ve yoksul oldukları için, toprak ağaları ve patronlar tarafından serbest bırakılsalar da ekonomik bakımdan bağımsız olmadıkları için bu özgürlüklerinin bir anlamı olmamıştır.

Tüm bu yaşananlara karşın, 1865’ten 1910’a kadar hiçbir resmi organ ya da kuruluş zenci sorunlarına değinmemiştir. 1910’da bazı aydın ve bilgili zenciler seslerini duyurmaya başlamışlardır.

Harvard Üniversitesi’nden doktora alan ilk zenci olan Dr. William Du Bois, insanlar arasında renk ve ırka göre ayrım yapılmasının boş ve dayanaksız bir düşünce olduğunu dile getirmiştir.

Yasalar ne derse desin, zenciler, insan haklarından yoksun bırakılmışlardır. Oy haklarını serbestçe kullanamamış, mahkemelerde jüri üyeliğinde bulunamamış ve en haklı davalarında bile savunma ya da savunulma haklarına sahip olamamışlardır. Sosyal durumları ve eğitim seviyeleri ne olursa olsun, bu ayrımcı Jim Crow tutumu (aşağılamak amacıyla, beyazlar tarafından zencilere takılan isim) değişmemiştir.

Kennedy döneminde (1963) yapılan ünlü Washington Yürüyüşü ve Martin Luther King’in Nobel Barış Ödülü almasını sağlayan barışçı çabaları da fayda etmemiş; zenciler yine de seçmen kütüklerine rahatça yazılamamış, oy verememişlerdir [8].

Ayrıca, bu ayrımcı tutum, zenci ve beyazlar arasındaki özel ilişkilere de etki etmiştir. Özellikler Güney Amerika’daki zenciler ile beyazlar arasındaki çatışmalar ağırlıklı olarak özel hayata saldırı şeklinde olmuş, bu iki taraf insanlarının birbirleriyle evlenmelerine engel olmaya çalışılmıştır.

Örneğin; bir beyaz kadın zenci bir erkekle ilişki kurmaya kalkışırsa, sosyal ve ekonomik bakımdan ağır ceza görür, toplum tarafından boykot edilir, dostlarını kaybeder, işinden kovulabilir, oturacak ev bulmakta zorluklarla karşılaşırdı [9].

Almanya’daki yabancı düşmanlığı ise; I. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan ekonomik bunalımla Yahudileri hedef almış; II. Dünya Savaşı sonuna kadar 6 milyon Yahudi, Naziler tarafından yok edilmiştir. 1970’li yıllardaki ekonomik bunalım Federal Almanya’da yeniden yabancı düşmanlığının ortaya çıkmasına neden olmuş ve bu düşmanlık 1980’li yıllardan itibaren, özellikle Türk düşmanlığına dönüşmüştür.

Doğu Bloku ülkelerindeki değişim sonucu, bu ülkelerde önlenemeyen ekonomik gerileme ve gelir dağılımındaki dengesizlik sonucu, giderek artan işsizlikten kaynaklanan etnik ve sosyal çatışmalar, gelişmiş Avrupa ülkelerinde göç olayının başlamasına neden olmuştur. Bununla birlikte, bu ülkelerde yaşanan ekonomik sorunlar, işsizlik ve yaşam düzeyinin düşmesi, yabancılara yönelik saldırıları artırmıştır. Bu saldırılar daha çok, Almanya’da Türkleri ve Yahudileri; Fransa’da Kuzey Afrikalıları; İngiltere’de ise, Asyalıları hedef almıştır [10].

Avrupa’daki iç göç dalgalanmaları 1950’lerin sonuna doğru biterken, kıtanın yeniden inşası için gerekli işgücü açığı büyümüştü. Açığa çıkan işgücü talebini karşılamak için Üçüncü Dünya ülkelerinden (Türkiye, Kuzey Afrika, Eski Yugoslavya, Güney Avrupa, Güney Asya ve Karayipler) ucuz işçi getirilmiş ve bu işçiler savaş yıkıntılarını temizlemede büyük katkı sağlamışlardı.

İngiltere ve Hollanda, eski ve yeni sömürgelerinden ve Belçika ile İsviçre, Avrupa’nın güneyinden neredeyse bedava işgücü temin etmişlerdir. Almanya ise, Akdeniz ülkelerinden ve Türkiye’den “misafir işçi” getirtmiştir.

Almanya, getirttiği misafir işçilerin paralarını kazanıp, ülkelerine döneceklerini düşündüyse de ilerleyen zamanlarda, buraya çalışmaya gelen işçi grupları, ailelerini de yanlarına almaya başladı. Bu durumdan korkmaya başlayan Almanlar, ırkçı faaliyetlere giriştiler. Irkçı saldırılarda Türklerin bir bölümü yaşamlarını yitirirken, yüzlercesi yaralandı, birçok ev ve işyeri yakıldı. 1992’de Moll’de, 1993’te de Solingen’de kundaklama sonucu Türkler diri diri yakıldı. Yine bu ülkede, 1996 yılının Kasım ayında polis, şüphelendiği bir Türk gencini yakalama bahanesiyle beynine kurşun sıkarak öldürdü. Tüm bu uygulamalar, Avrupa’da yaşayan tüm azınlıklara karşı yapılmaktaydı.

Bugün Avrupa’da en çok nefret edilen etnik azınlıkların başında, Türkler, Haitililer ve Kuzey Afrikalılar gelmektedir. Bazı politikacılara göre; son yıllarda ırkçılık Avrupa’da güçlendiyse, bu azınlıklar yüzünden güçlendi. Çünkü, nüfuslarının artmasına karşın, aralarında, yaşadıkları ülkelere entegre olmak isteyenlerin sayısı çok azdır.

Avrupalılar, Üçüncü Dünya göçünün hemen durdurulmasını istemektedir. Fakat, yüksek teknolojinin giremediği üretim birimlerinde ve genelde toplumsal üretim maliyetini düşürmede, ucuz yabancı işgücü hala tercih edilir bir seçenek olarak görülmektedir.

Avrupa kıtası yaşlanıyor ve kısırlaşıyor; genç bir nesil üretemiyor. Habermas, Avrupa’nın çalışan genç nüfusa şiddetle ihtiyaç duyduğunu belirtirken, “Eğer sosyal güvenlik sistemi gelecek yirmi yıl içinde yaş piramidinin ağırlığı altında yıkılmazsa…”, diyerek toplumun gençleşmesine katkı yapan yabancıların, belirli oranlarda kontrollü olarak gelmesine taraftar olduğunu açıklamıştır (1994: 121-41).

Bazı araştırmalar, yabancıların yalnızca sosyal refah devletini sömürmek için gelmediklerini verilerle açıklamaktadır. Yabancılar tüketim yaparken, vergi öderken ve yaşlılık sigortasına katkı yaparken, ekonomik gelişmeyi engellememekte; aksine, hızlandırmaktadır. Örneğin; yabancıların genç oluşu, emeklilik sigortasına yaptıkları katkıyı artırmaktadır. Yabancılar, 1989’da Almanya’da 12.8 milyar DM emekliliğe para öderken, aldıkları yalnızca 3.7 milyar DM’dir (Betz, 1994: 90-1).

Bununla birlikte, Almaya’da ırkçı tutumlarıyla bilinen aşırı sağ, kültürel homojenliği korumak için bir alternatif geliştirerek, kamuoyuna, “Türkiye Türklerle güzeldir; Türkler Türkiye’de akıllı ve sevimlidir; biz onları orada seviyoruz”, diyerek, bunalımın sorumlusu olarak gördükleri Türk ve diğer yabancıları, topluca geri göndermenin yollarını yumuşak şekilde açıklamak istemişlerdir.

1997’de Avrupa’da, ırkçılıkla mücadele başlatılmıştır. Avrupa’da yaşayan azınlıklar, ırkçılığı dizginleyecek somut önlemlerin alınmasını beklemişlerdir. O yılda Avrupa çapında, 14 ülkenin kararıyla kurulması düşünülen “Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığıyla Mücadele Merkezi”, bu yolda atılmış önemli bir adımdır [11].

Türkiye’de Irkçılık

   Türkiye’de de halk arasında azınlıklara yönelik önyargı ve aşağılamalar olmuştur. Ancak Türkiye’deki ırkçı faaliyetlerin dış ülkelerdeki gibi olduğunu söyleyemeyiz. Zira, Türkiye’de ırkçılıktan çok, milliyetçilik hüküm sürmektedir ve bu tutum, Almanların Türklere ya da Amerikalıların zencilere karşı tutumuyla karşılaştırılamaz.

Kimilerinin kışkırtmalarıyla Türkiye’deki sorun, Kürt sorunu gibi gösterilmeye çalışılsa da Türklerin Kürtlere karşı ırkçı faaliyetlerde bulunduğunu söylemek zordur. Özellikle Amerika’daki zencilerle beyazlar arsındaki deri rengi gibi gözle görülür şekilde toplum tarafından ayrımı yapılabilecek biyolojik farklılıklar, Türkler ile Kürtler arasında yoktur. Ayrıca, Yahudilerin dinlerinden dolayı da büyük zararlar gördüğünü düşünecek olursak; Kürtlerin çoğunun Müslüman oluşu dolayısıyla Türkiye’de dinsel olarak ırkçı faaliyetlere maruz kaldıkları söylenemez. 

DEĞERLENDİRME ve SONUÇ 

Gelişmiş ülkelerin sosyal çıkarları doğrultusunda köleleştirdiği toplumlar, yine aynı ülkelerin en büyük düşmanları haline gelmiştir.

En eski toplumların var olduğu zamanlarda saf ırkların da olabileceğini düşünebiliriz. Ancak, dünya nüfusunun hızla artması ve göçlerin devam etmesi nedeniyle bir araya gelen farklı toplumlar, biyolojik çeşitliliğe neden olmaktadırlar.

Doğal olarak insan, mücadele ederek ve üreyerek yaşamını devam ettirmektedir. Farklı toplumlardan insanlar, düşünceler ne yönde olursa olsun, çeşitli sebeplerle bir araya gelecekler ve bu farklı bireyler 3. bireyi dünyaya getireceklerdir (zenci-beyaz çiftleşmesinden doğan melez çocuk gibi).

Bu etkenler göz önüne alındığında, insanlar arasındaki biyolojik çeşitliliğin kesintisiz olarak devam ettiğini ve edeceğini söylemek mümkündür.

Toplumlar arasındaki ırkçı düşüncenin yaygınlaşmasındaki etkenlerden biri de önyargıdır. Örneğin; Almanların Türkleri “çok çocuk yapan” ve “çok yemek yiyen insanlar” olarak görmesi tamamen önyargıları doğrultusundadır. Çünkü, bugünün yaşlı Almanlarının çocuk sayısıyla yaşlı Türk ailelerinin çocuk sayısı arasında büyük farklılıklar olduğunu söylemek çok da doğru olmaz.

Ayrıca, doğulu bir kadının öğrenme yoluyla ev işlerini hızlı ve düzgün şekilde yapabilmesi, onun dünyaya –Almanların dediği gibi- hizmetçi ruhuyla gelmiş olduğunu göstermediği gibi; bir Amerikalının da biyolojik olarak siyah renkte olması, onun dünyaya köle ruhuyla geldiğini göstermez.

Toplumlar arasındaki bu önyargılar, kimi zaman bazı bilim insanlarının, politikacıların ve özellikle de medyanın etkisiyle alevlenmiş ve çoğu zaman aşırı boyutlara varmıştır.

4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin gerekçesinde, “…Şu gerçeklerin apaçık olduğunu kabul ediyoruz: Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaratıcıları tarafından verilmiş belli ve vazgeçilmez haklara sahiptirler. Hayat, özgürlük ve mutluluğa erişmek bu haklar arasındadır…”, yazmaktadır. Ancak, bu bildiriden uzun yıllar sonra, hala toplumlar arası haksızlıklar yapılmaktadır. Bugün Amerika’daki zencilerin başkanlığa seçilmesi, Oscar Ödülü kazanması, milyonları peşinde koşturan şarkıcı veya NBA oyuncusu olmasının yanı sıra, hala birçok Amerikalının içinde zencilere karşı silinememiş önyargılar bulunduğu düşünülmektedir.

Başkalarının düşüncelerinin etkisinde kalmadan, ırk kavramına mantıklı bir açıklama getirebildiğimizde, aslında kimsenin kimseden üstün olmadığını görebiliriz. Gelişmiş ülkelerde bu kavram ülke çıkarları için kullanılırken, o ülke insanlarının, bunun ne derece yanlış olduğunun bilincinde olamamaları, bilgi eksikliklerinden ve kurtulamadıkları önyargılarından kaynaklanmaktadır.

Eğitim düzeyi ne olursa olsun, birçok insanın içinde sağlam bir şekilde yer edinen önyargı, yıllar öncesinden beri varlığını korumaktadır. İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıkları anlamak, insanların nasıl bu derece çeşitli olduklarını da anlamamızı sağlayacaktır.

Bilimin henüz bir topluma ait özel bir geni ortaya çıkaramadığını düşünürsek; Robert Miles’ın “Irk kavramı biyolojik gerçeklik değil; aksine, toplumsal bir uydurmadır”, sözünde ne kadar haklı olduğunu anlayabiliriz.

 

Katkılarından dolayı Sayın hocam Mehmet Yaşar İşcan’a teşekkür ederim.

 

 

KAYNAKÇA

[1] Yıldırım, Ömer, Irkçılık,

http://www.felsefe.gen.tr/irkcilik_nedir_ne_demektir.asp, (2005)

[2] Vikipedi Özgür Ansiklopedi,

      http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%B6m%C3%BCrgecilik , (SGT: 2010)

[3] Kalufya, Asuman, Afrika’nın Sömürge Kaderi,

http://tanzanya.ihh.org.tr/somurgecilik/somurge.html

[4] Çelenk, Sevilay, “Ayrımcılık ve Medya”, Televizyon Haberciliğinde Etik.

      Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, (2010), s. 211-228.

[5] Alver, Füsun, “Kapitalist Üretim Sürecinde Irkçılık, Futbol ve Medya”, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, S: 26 (2008), s. 223-248.

[6] Özbek, Metin, Dünden Bugüne İnsan, İmge Kitabevi, Ankara 2007.

[7] Özbek, Sinan, Irkçılık, Bulut Yayınları, İstanbul 2003.

[8] Alexander, Raymond, “Amerika’da Zencilerin Başkaldırışı”, Çev.: As. Dr. Tuncer Karamustafaoğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S: 3-4 (1968), s. 101-106  http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/327/3271.pdf

[9] Hernton, C. Calvin, Amerika’da Cinsiyet ve Irkçılık, Çev.: Dr. Günsel Koptagel, Fahir Onger Yayınları

[10] Mora, Necla, Alman Kültüründe Düşman İmgesi, Altkitap, 2009.

[11] Taş, Mehmet, Avrupa’da Irkçılık, İmge Kitabevi, Ankara 1999.

 

 

 

ANATOMİ

Tanım ve Alt Dalları

Yunanca’da “çıkarmak” anlamında “ana” kelimesi ile “kesmek” anlamına gelen “tome” kelimelerinden türetilen anatomi, canlıların yapısı ve düzeniyle ilgilenen bilim dalıdır. Başlıca alt dalları:

  1. Topografik anatomi
  2. Sistematik anatomi
  3. Nöroanatomi
  4. Gelişimsel anatomi
  5. Mikroskobik anatomi
  6. Radyolojik anatomi

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Anatomi

Anatomik Duruş

Baş Frankfurt düzleminde, gözler karşıya bakan, vücut dik, kollar yanda serbest, avuç içleri karşıya bakan duruş şekli standart bir anatomik duruşu ifade eder.

Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/Standard_anatomical_position

Anatomik Düzlemler

Organ ve oluşumların yerlerinin ve duruşlarının tanımlanmasında çok önemlidir. 4’e ayrılır:

  • Planum medianum (Median düzlem): Vücudun tam ortasından geçerek vücudu sağ ve sol olarak iki eşit parçaya ayıran düzlemdir.

untitled

  • Planum sagittale (Sagittal düzlem): Planum medianuma paralel olan düzlemlerdir.

Untitled.png

  • Planum frontale (Frontal düzlem): Yukarıdan aşağıya ve alına paralel olarak geçen düzlemdir. Vücudu eşit olmayan ön ve arka bölümlere ayırır.

Untitled.png

  • Planum horizontale (Horizontal düzlem): Yere paralel olarak geçen düzlemdir. Bu düzlem vücudu üst ve alt parçalara ayırır.

Untitled.png

Anatomik Eksenler

Bir düzlemi dikey olarak kesen bir çizgidir. Tüm hareketler bir düzlem ve eksen üzerinde oluşur.

  • Axis verticalis (Coronal=Frontal Eksen): Yukarıdan aşağıya yani baştan ayaklara doğru, yere dik eksendir. Vücudu ön, arka ikiye ayırır.

untitled

  • Axis sagittalis (Sagital Eksen): Yere paralel olarak önden arkaya ya da arkadan öne geçen eksendir. Vücudu sağ ve sol olarak ikiye ayırır.

Untitled.png

  • Axis transversalis (Horizontal=Transversal Eksen): Yere paralel olarak sağdan sola ya da soldan sağa geçen eksendir. Vücudu alt, üst ikiye ayırır.

Untitled.png

Bir Takım Önemli Anatomik Yön ve Yer Terimleri

Vertikal: Dikey

Horizontal: Yatay

Untitled.png

Anterior: Önde, öne doğru

Posterior: Arkada, arkaya doğru

Untitled.png

Dextra: Sağ

Sinistra: Sol

untitled

Ventral: Vücudun ön bölümüyle ilgili, karna doğru

Dorsal: Arka, arka bölümle ilgili, sırta doğru

Untitled.png

Medial: İç yan

Lateral: Dış yan

Untitled.png

Medianus: Tam ortada olan

Untitled.png

İntermedius: İkisinin ortasında

Untitled.png

Proximal: Vücudun merkezine yakın

Distal: Vücudun merkezinden uzak

Untitled.png

Central: Merkezi, merkeze doğru

Periferal: Çevresel, çevreye yerleşmiş

Untitled.png

İnternus: İç, iç tarafta olan

Externus: Dış, dış tarafta olan

Untitled.png

Superior: Üst, üstteki

Cranial: Kafatası, kafatasına ait

İnferior: Alt, alttaki

Caudal: Kuyruğa veya alta ait

Untitled.png

Hareket Terimleri

Flexion: Eklemin yaptığı içeriye doğru bükme hareketi

Extension: Uzatma, açma hareketi

Untitled.png

Abduction: Çekilme, uzaklaşma, açılma hareketi, ayırma

Adduction: Sagital plandan uzaklaşan bir uzvun yaptığı hareket, yakınlaştırma

untitled

Circumduction: Abduction, flexion, extension ve adduction hareketlerinin bir arada yapılması

Untitled.png

Lateral rotation: Dışa doğru döndürme

Medial rotation: İçe doğru döndürme

Untitled.png

Supinasyon: Avucun içine veya yukarı bakacak şekilde önkol ekseni etrafında dönmesi

Pronasyon: İçe dönme

Untitled.png

İnversion: Dönme, içe dönme

Eversion: Dışa dönme

Untitled.png

kaynak: http://www.saglikterimleri.com/?s=internus

http://www.tipterimlerisozlugu.com/sonuclar.php

 

 

SERİ CİNAYETLER VE NEDENLERİ

Benzer yöntemlerle işlenmiş en az 3 cinayet seri cinayet olarak adlandırılır. FBI seri cinayet işleyen katilleri “benzer yöntemlerle en az 3 cinayet işleyen katiller”, olarak adlandırmıştır. Kriminologlara göre bu katiller, eylemlerine bir son vermeyi asla düşünmezler. Bu görüşe göre seri cinayet işleyen katilin esas niteliği yakalanana kadar aynı suçu tekrarlamaktır.

Seri katillerin öldürme nedenleri

Seri katiller üzerinde çeşitli psikolojik analiz ve araştırmalar yapılmıştır. Polis ve bilim insanlarına göre akıl hastası olmayan bu kişiler dört grupta toplanır:

  1. Hayal görenler: Bir takım ilahi sesler duyduklarını iddia ederek cinayet işlerler. ABD’li Herbert Mullin bazı seslerin ona Kaliforniya’yı yok edecek deprem ve dev dalgaların gelişini engellemek için kan dökmesini söylediğini ifade etmiş ve Mullin bu sebeple tam 12 kişiyi öldürmüştür.
  2. Misyonerler: En tehlikeli gruptur. Toplumu günahkarlardan arındırmak için öldürdüklerini iddia ederler. Suçluluk ve pişmanlık duymazlar. İngiltere’de Peter Sutcliffe sokakları temizlediğini iddia ederek yine çok sayıda kadını öldürmüştür.
  3. Hedonistler: Cinsel haz, tutku, heyecan ve menfaat için öldürürler.
  4. Güç arayanlar: Kendilerine güvenleri çok düşüktür. Bu nedenle yaşam ve ölüm üzerinde kontrol sahibi olmak isterler. Öldürerek de bu gücü tatmin ederler.

Seri cinayetlerin özellikleri

Seri katiller, cinayetleri tek başlarına işlerler ve durdurulmadıkları ya da ölmedikleri sürece cinayetlerine devam ederler. Katillerin öldürme biçimi, kurbanlarını seçimi ve mekan birbirine benzer. Katiller öldürdükten bir süre sonra sakinleşme dönemine girerler. Bu süre içerisinde cinayet işlemezler; ancak bu dönemin de ne kadar süreceği belli değildir.

Tüm seri cinayetler işlenişleri açısından bir mesaj içerir. Katiller kurbanlarında kendilerinden biz iz bırakırlar. Bu da katillerin imzası yerine geçer.

Seri cinayetlerin başka bir özelliği de kopya edilmeleridir. Kopya cinayeti gerçekleştiren bir seri katil cinayeti işlerken 2 yol izler: ya kendinden önceki bir seri katilin öldürme tarzını ve seçtiği kurbanları kopya eder ya da onun yakalanmasının/ölümünün ardından imzasını ya da adını kullanarak onun kaldığı yerden devam eder.

Kopya cinayetlerde önemli bir nokta da medyanın bu cinayete etkisidir. FBI ajanı Robert K. Ressler, İngiltere’de eşcinselleri öldüren seri katilin yalnızca bir haftada yakalamıştır. Ancak katil yakalandıktan sonra “Ressler’in ‘Yamyamla Röportaj’ adlı kitabını okuduktan sonra cinayetlerimi beşe tamamlamaya karar verdim. Çünkü Ressler en az 5 cinayet işlemeyen katile seri katil demiyor”, şeklinde bir açıklama yapmıştır.

Medyanın ilgisi sadece seri katil adaylarını değil; seri cinayetten yargılanan seri katilleri de kurban etmiştir. Yedi erkeği öldüren Aileen Wuornos, medyanın aşırı ilgisi sonucu meşhur olarak elektrikli sandalyeden kurtulacağını sanarak ünü artsın diye işlemediği cinayetleri de üstlenmiştir. Ayrıca Ressler’e göre seri katilleri ortaya çıkaran toplumsal koşullar vardır. Bunlar geleneksel aile yapısının çöküşü, şehirleşme, bireylerin yalnızlaşması, tüm dünyada aynı sinema filmlerinin ve televizyon programlarının yayınlanması ve uluslararası popüler kültürün şiddet ve bedensel saldırıyı övmesidir.

Seri cinayet işleyen katiller ve parçalama saplantısı

Seri katillerin %77’si kurbanın bedenini kesme veya parçalama yöntemi kullanır. Katil, işi parçalamaya kadar vardırmasa da genel olarak kurbanın bedenine öfkeyle saldırır, gözlerini oyar, kulak veya parmaklarını keser. Bu katil tipleri psikolojik olarak dayanıksız, şiddete başvuracağı önceden kestirilemeyen ve önüne geçilemeyen tiplerdir. Katil böyle anlarda kontrolünü kaybeder ve işi aşırılığa vardırır. Ancak bu biraz kolaycı açıklamadır. Aslında biliyoruz ki bu katiller gayet sakin, zeki ve hareketlerinde son derece bilinçli kişilerdir.

Seri katiller derdini öldürerek anlatır. Normal kişinin düşünsel alanda üretimine, toplumsal ilişkilerine, sanata yönlendirdiği arzularından ve yoksunluklarından, seri cinayetler işleyerek kurtulur. Buna göre cinayetteki ayrıntıları, katilin kendini diğer insanlara ifade etmesi olarak kabul edebiliriz. O zaman bu koşullar altında parçalamanın ne anlama geldiğine bakalım: parçalama, doğal sürecin bir inkarını oluşturmaktadır. Katil kendini insanın yaratıcısı sayar ve kendi yaptığı işi bozar. Yapılanı yıkarak bir şey oluşturmaktadır. Bu varsayım ilgililerin açıklamalarıyla da doğrulanmaktadır. Örneğin Nat Sheridan neden kurbanlarının kemiklerini çıkardığını soran yargıca şu yanıtı vermiştir: “Bu kadınlar Sayın Yargıç, günahkardı; göklerin krallığına asla giremezlerdi. Tozun toza dönüşeceği deyimini bilirsiniz. Onların iskeletini ufaladım, onları toza dönüştürdüm, yaptığım budur Sayın Yargıç, onları toprağa geri verdim ve o zaman Tanrı’nın sağına oturdular”. 1986’da Phoenix bölgesinde yedi eşcinselin bacaklarını kesen Matthew Russell da “Onlar (kurbanlar) ayakta durmayı hak etmiyordu”, demiştir. Katil, yaptığı işi bozar. Çünkü ya yaptığı iş onu tatmin etmemiştir ya da onu ezen yaratıcıyı küçümsemektedir. Ayrıca otopsi sonuçları da bir organı kesme eyleminin, öldürme eyleminden önce yapıldığını göstermektedir. Katil, anestezi altındaki kurbanının bu organ olmadan birkaç dakika yaşayabileceğini bilerek eyleminin tadını çıkarır.

Sonra ne olacak endişesi

Tüm seri katilleri birleştiren tek bir özellik varsa o da teşhirciliktir. Cinayeti karanlıkta işleyen katil öncelikle reklam ışıklarını arar. Büyük bir çoğunluğu suçlarını ve gerekçelerini hiç zorlanmadan itiraf eder; istisnasız hepsi de eylemlerini anlatan gazete kupürlerinin koleksiyonunu yapar.

‘Sonra ne olacak’ endişesi aynı zamanda katilin sonunda neden yakalandığını da açıklar. Birkaç ayın sonunda da sadece takma bir isimle tanınıyor olmaktan sıkılacaktır. Medya ona basit bir psikolojik durum ve asla doğru olmayan dürtüler yakıştırmıştır. Öyle bir an gelir ki onu boğmakta olan isimsizliği kırmak ve halka kendini tanıtmak ister. Tedbiri elden bırakır, avlarını seçerken daha az titizlik gösterir veya son işlediği cinayet yerine geri gider, bilinçsiz olarak yakalanmak ister. Sanıldığının aksine seriye son veren polis değil; katilin bizzat kendisidir. Nasıl yakalanacağını da kendisi tasarlar; hatta kimileri bir basın toplantısı bile düzenler.

Demir parmaklıkların arkasına geçince röportaj vermeyi kabul eden, anılarını yazan ve savcının sorularını kaçamaksız yanıtlayan normal bir insan gibi davranırlar. Yaptıklarından seyrek olarak pişmanlık duyar ve durumdan hemen hiç şikayet etmezler. Örneğin, ‘Polaroidli Katil’ aşırı gelişmiş teşhirciliğin tüm belirtilerini gösteriyor. O öldürmüyor, cinayetlerini sahneye koyuyor. Eski bir ralli sürücüsü olan yapboz oyuncusunun cesedini San Francisco’da parka bıraktığı arabanın direksiyonuna yerleşiyor. Edmunson’daki kurbanın sağ bacağını kestikten sonra topa vurmaya hazırlanan bir futbolcunun pozisyonuna getirip öyle bırakıyor. Detroit’te Charles Wallerstein’ın asistanının sağ kolunu kesiyor ve bir çukura atmadan önce onu yamaca tırmanan bir dağcı konumuna getiriyor. Bu oldukça ürkütücü davranışların 2 hedefi vardır: Bu tür gösterileri çok seven medyanın ilgisini çekmek ve hayal gücünden yoksunluklarını simgesel olarak kınadığı öteki katillere kendini göstermek.

‘Polaroidli katil’ cezasız kalma kaygısı ile keşfedilme arzusunun bir karışımı olan teşhirciliğin esas göstergesi, kurbanlarının cebine özel olarak bıraktığı fotoğraflarla eylemine imzasını atmasıdır. Her yeni kurbanda kendi resminin bir parçasının, gazetelerde çıkmasının sevincini yaşıyor. Seri cinayetler işleyen tüm katillerin düşünü gerçekleştiriyor. Fotoğrafı yayınlıyor ve o hala serbest. Bununla birlikte katilin kimliğini saptamak için henüz çok erken. İki bacak ve bir kol robot resmini yapmak için yeterli değil; ama cinayetler zincirinde ‘polaroidli katil’in çevresindeki kıskaç daralıyor. Aynı zamanda hem polisi küçümsemekten memnun hem de bilinçsiz olarak yakalanmayı isteyen bir katil.

Psikiyatrların seri katillere bakışı

Psikiyatrların çoğu seri katilleri akıl hastası olarak kabul etmez. Çoğuna göre onların durumu sadece davranış bozukluğudur. Dünyadaki tüm ülkelerin ceza hukukları da seri katillerin cezai sorumluluğa sahip olarak kabul etmektedir. Nörologlar geçirilen travmanın beyni değiştirmediğini ve bunun da seri cinayet başlangıcı olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Nörologlara göre beyinde canlı tutulan bu korkunç anlar, yaşamın sonraki döneminde önce duygusal devrelerin içine kazınan anılara dönüşür. Sonra da çok hassas birer zihinsel alarm şalteri oluşturur. Hayat normal bir şekilde devam ederken korkulan anın tekrarlanabileceğine dair küçük bir belirti, şalterin tehlike zillerini çaldırmasına yol açar. Hassas şalter çocuklukta sürekli kötü muameleye maruz kalmış olmak dahil bütün duygusal travma çeşitlerinde oluşabilir. Ayrıca nörologlar, fiziksel ve cinsel şiddetin deprem gibi doğal afetlerden daha çok zarar verdiğini belirtmişlerdir. Çünkü doğal afet kurbanlarının aksine başkaları tarafından şiddete uğrayanlar kendilerinin kötülüğün hedefi olarak seçildiklerine inanırlar.

Seri katillerin zeka oranları

FBI’ın 30 seri katil üzerinde yaptığı araştırmaya göre bu katillerin zeka seviyelerinin normalin üstünde olduğu saptanmıştır. Hatta katillerin %31’i üstün zekalıdır. Ancak Almanya’daki bir başka araştırma ise seri katiller arasında ileri zekalıların %5.4, normalin biraz üstü zekalıların %8.9, ortalama zekalıların %67.9, hafif düşük zekalıların %10.7 ve geri zekalıların %7.1 oranında olduğu ortaya çıkmıştır.

Yapılan araştırmalar sonucunda Doç. Dr. A. Tarık Yılmaz Almanya’nın araştırmasını daha doğru bulduğunu ve seri katillerin çok zeki olduklarına inanmadığını söylemiştir. Ancak dünyanın en ünlü seri katillerinden biri olan Ted Bundy 40’tan fazla kadını öldürdükten sonra yakalanınca FBI’ın Davranış Bilimleri Birimi’nde bir ajan gibi çalışmış ve seri katillerin bir çoğunun kendisi gibi çok zeki insanlar olduklarını söylemiştir (Ted Bundy Stanford Üniversitesi mezunu, psikoloji lisansı almış, Seattle Yerel Suç Komisyonu’nda başkan yardımcılığında bulunmuş, Utah Üniversitesi’nde de hukuk eğitimi almıştır).

Dünyada bilinen seri katiller

İnsanlığın bildiği ilk seri katil 1500’lü yıllarda Romanya’da yaşayan Kontes Elizabeth Bathory’dir. Kontesin hayatının bütün rahatlığına rağmen yiyip bitiren büyük bir derdi vardı o da yaşlılık. Bu sebeple 55 yaşındayken yaşlanmasının önüne geçebilmek için sahip olduğu köylerden kahyalarına toplattığı 650 genç kızı kendi elleriyle öldürmüş ve kanlarıyla banyo yapmıştır. Kontesin sonsuza kadar yaşayacağından korkan kahya ve köylüler kontesi şatosunun bir odasına diri diri gömerek öldürmüşlerdir.

Kontes bilinen ilk katildi. Ancak dünya çapında en çok ün yapmış sadece 4 seri katil vardır. Bunlardan Jeffry L. Dahmer, 18 kişiyi öldürdükten sonra parçalara ayırıp pişirerek yemiştir. Çıkarıldığı mahkemede de “Şükürler olsun ki bundan sonra kimseye zarar veremeyeceğim”, şeklinde ifade vermiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. 2.’si John Wayne Gacy, 32 erkek çocuğu öldürmüş ve cesetleri evinin içinde ve bahçesinde saklamaya çalışırken yakalanmış ve idam edilmiştir. 3. seri katil Ted Bundy, 40’tan fazla kadını öldürmüş, yakalandıktan sonra kendi teklifi üzerine seri katiller hakkında FBI’a yardımda bulunmuş ve 1989’da idam edilmiştir. 4. seri katil Andrew Cunanan ise 5 kişiyi öldürmüş ve sonunda da intihar etmiştir. Bu katillerin ün yapma sebepleri ise klasik yargıları yıkmalarıdır. Dahmer FBI’ın o güne kadar yakaladığı en vahşi katildi. Gacy FBI’ın “Seri katiller düzenli işlerde çalışmaz” kuralını altüst etmişti. Bundy Amerika’nın en iyi üniversitelerinde eğitim görmesi nedeniyle FBI’ı bir kez daha şaşırtmıştı. Cunanan ise yine FBI’ın “Seri katiller içine kapanık ve silik tiplerdir” savunmasını bozmuştur. Çünkü sosyal, sevilen ve ünlü biriydi. Bu katiller yaşadıkları süre içinde kamuoyunun büyük ilgisiyle karşılaştılar. Eşyaları yüz binlerce dolara satın alındı, resimleri sanat galerilerinde sergilendi ve üniversitelerde ders olarak işlendiler. Ayrıca binlerce hayranları oldu. Mektuplar, hatta evlenme teklifleri dahi aldılar. Dahmer yaptıkları için pişmandı; Gacy hiçbir zaman suçlu olduğunu kabullenmedi; Bundy hiç pişman olmadı ve Cunanan da intihar ettiği için hiç konuşmadı. Daha ilginç olanıysa bu dördünün çocukluklarında seri katil olmalarını açıklayabilecek hiçbir şey bulunamadı.

Türkiye’deki seri cinayetler

Kuzey Teksas Üniversitesi Ceza Hukuku Bölüm Başkanı Robert W. Taylor ve meslektaşı Edward Huesken, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Ankara’daki merkez binasında 1999’da bir seminer verdiler. Burada Türk polislerini seri cinayetler ve seri katilleri yakalama konusunda bilgilendirdiler. Bu konferansın diğer bir önemi de Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı bünyesinde ‘Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu’nun kurulması planlanmıştır. Faili meçhul cinayetler geniş kapsamlıdır; ama birimin temel amaçlarından biri seri cinayetlerdir. Bu konferanstan sonra da bu birimin kurulmasına hız verilmiştir.

2000’in sonuna doğru birim kurulmuştur. İlk olarak tüm emniyet müdürlüklerinden faili meçhul cinayetlerin tahkikat dosyaları istenmiştir. 81 ilden toplanan yüzlerce şüpheli dosyasından Türkiye’de 6 seri katil olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Emniyet kayıtlarına giren Türkiye’nin 6 seri katilleri şunlardır:

  1. Orhan Aksoy: 31 yaşında. 1 yıl içinde 5 kişiyi boğarak öldürmüş; sonra da kolilere koyarak İstanbul’un çeşitli yerlerine bırakmıştır.
  2. Hamdi Kayapınar: 22 yaşında. 3 yıl içinde 6 kişiyi tüfekle öldürmüştür.
  3. Yüksel Aktin: 28 yaşında. 1 yıl içinde biri kadın 5 kişiyi öldürmüştür.
  4. Tarkan Sitemkar Uysal: 27 yaşında. 1 yıl içinde 2 kişiyi öldürmüştür.
  5. Seyit Ahmet Demirci: 32 yaşında. 1998’de 3 mobilyacıyı öldürmüştür.
  6. Erdinç Tümer: 28 yaşında. 1999’da 5 kişiyi öldürmüştür.

Emniyetin resmi katil listesinde yer almayıp da birçok cinayet işlemiş olan kişiler de vardır. Ancak bunlar akıl hastası oldukları için seri katil olarak nitelendirilmemiştir. Bunların arasında en çok dikkati çeken Süleyman Aktaş’tır. 1986’da bir baş komiseri öldürmüş; akli dengesi yerinde olmadığı için 4 buçuk yıl tedavi görmüş, taburcu olduktan sonra da 5 kişiyi daha öldürmüştür. Kurbanlarının gözlerine ve kafalarına çivi çakmıştır. Bu nedenle de adı “çivici katil” olarak kalmış; cinayetlerin nedenini “Çivi gördüğüm zaman dayanamıyorum” şeklinde yapmıştır.

Araştırmanın sonunda seri katilleri popüler kültürün ayrılmaz bir parçası haline getiren şeyin medya olduğu görülmektedir. Seri cinayet romanları, filmler, ünü dünyaya ulaşan FBI ajanları derken seri katillerin konumu her gün biraz daha sağlamlaşmaktadır. Ancak unutulmamalı ki seri katiller popüler kültürün küçük bir parçası olarak kalmayacak kadar tehlikelidirler. Neticede ne yazık ki geçmişimizde ve bugün tüm ülkede görülen seri katiller modern toplumun hastalıklarıyla beslenmekte ve bu beslenme her geçen gün biraz daha artmaktadır.

KALÇA KEMİĞİNDEN CİNSİYET AYRIMI

IMG_7913

 

1. Pelvic inlet kadınlarda erkeklere göre daha geniş

2. Sciatic notch kadınlarda daha geniş

3. Subpubic açı kadınlarda geniş veya künt; erkeklerde dar veya keskin

4. Kalça kemiğinin genel görünümü kadınlarda erkeklere göre daha geniştir

5. Sacrum kadınlarda erkeklere göre daha küçüktür

6. Pubic kemik kadınlarda dikdörtgensel; erkeklerde üçgensel şekildedir

7. Kadınlarda ventral arc varken; erkeklerde yoktur

8. Kadınlarda subpubic concavity bulunurken; erkeklerde mevcut değildir

9. Kadınlarda ischiopubic ramusun iç kısmı keskin ve darken; erkeklerde küt ve geniştir