Aylık arşivler: Mayıs 2017

ALT YÜZ BÖLGESİNDEN MORFOLOJİK YÖNTEMLERLE YAŞ TAYİNİ (Yüksek Lisans Tezi)

ÖZET

Adli olaylara yaklaşımda katedilen gelişim yeni metod ve teknoloji kullanımına ihtiyacı artırmakta ve bu ilerleme de gelişimi hızlandırmaktadır; söz gelimi hayatımızın her alanında sayısı hızla artan güvenlik kameraları sayesinde yaygın ve kolay erişilebilir teknolojiler kullanılarak şüphelinin yüz görüntüsüne ulaşılabilmektedir. Bu gelişim ekseninde devam eden ilerleme sürecinde adli konularla ilgili akademik çalışmalar da gerek nitelik ve gerekse nicelik yönünden artış göstermektedir.

Bu tez, yüz görüntüleri üzerinden yaş tayini yapılmasına yardımcı bir kaynak oluşturulması amacıyla yazılmıştır. Çalışma, geneli Marmara Bölgesi’nde yaşayan 94 kadın, 106 erkek olmak üzere 200 kişinin 2011 yılında çekilmiş ön yüz ve profil olmak üzere 2 farklı fotoğraflarını incelemektedir. Deneklerin boy ve ağırlık ölçüleri ile yüzde kalıcı bir iz bırakan hastalık/ameliyat olup olmadığı, sigara kullanımı gibi konular, hazırlanan anket formunda değerlendirilmiştir.

“Forensic Analysis of the Skull” adlı kitaptaki “Introduction of techniques for photographic comparison: Potential and Problems” isimli makaleden alınan bilgiler ışığında bazı tanımlayıcı öğe ve özellikler de değerlendirilmiştir (İşcan, 1993a). Böylece, araştırmaya katılan 200 kişinin genel yüz formu, yüz profili, çil ve ben yoğunluğu, burun profili, burun genişliği, burun ucu kalınlığı, septum eğimi, burun kanatları, dudak kalınlığı, mukoza çıkıntısı, dudak birleşme yeri, filtrum şekli, üst dudak çıkıntısı, ağız köşesi, önden çene, çene şekli, gonial dışa dönüklük gibi morfolojik karakterleri saptanmış olup, tüm verilerin istatistiki hesaplaması yapılarak tablo ve şekillerle açıklanmıştır.

SUMMARY

The advances made in forensic cases have increased the need for new methods and technologies, and this need is consequentially speeding up new developments. For instance, use of security cameras which are constantly increasing in number and evermore present in all aspects of daily life, along with easily accesible technologies, can provide the facial profile of suspects. Along with these continuing developments, academic studies in forensics are also increasing both in quality and in quantity.

This purpose of this thesis is to provide supporting research for age specification through facial images. The study relies on the frontal and profile facial images of 200 people (94 women, 106 men) generally living throughout the Marmara region taken at two different times in 2011. Some criterias such as height, weight, cigarette use, and presence of any illness/surgery that may result in facial scarring were evaluated through surveys filled out by the participants.

Besides the metric analysis, study results were evaluated in light of certain complementary elements and properties based on the essay “Introduction of techniques for photographic comparison: Potential and Problems”, found in the Iscan publication “Forensic Analysis of the Skull”. As such, the general facial shape, facial profile, freckles, moles, bony profile, bridge breadth, tip thickness, septum tilt, nasal alae, lip thickness, mucosal projection, leap seam, philtrum shape, upper lip notch, mouth corner, chin from front, chin shape, gonial eversion of the 200 participants were used to determine morphological characteristics and this data calculated and presented in tables and figures.

TARTIŞMA VE SONUÇ

Birçok çalışmada kimliklendirmenin adli bilimlerdeki değerinden bahsedilir. Yaş tayini de kimliklendirmede büyük önem taşımaktadır. Yaş tahmininde bulunurken kullanılan materyaller arasında geniş yer tutan yüz görüntüleri, bu çalışmanın temelini oluşturur. Sadece fotoğraflara bakarak kişinin yaşıyla ilgili kesin bir kanaate varmak mümkün değilse de kişi, belirli bir yaş aralığında değerlendirilebilir. Doğumdan itibaren başlayan yaşlanma, farklı dönemlerde kendine özgü genetik özellikler barındırır (Bozbıyık, 2003). İnsan yüz morfolojisi kalıtımsal ve tahmin edilebilir bir yapıdadır. Ancak, farklı birçok değişken bu yapıyı etkilediği için bazı güçlükleri de beraberinde getirir (İşcan, 1994). Yüz, kişi için en tanınabilir özelliktir. Amerika’da ve İngiltere’de yapılan araştırmalarda, bebeklerin doğduktan 9 dakika kadar sonra gözlerini odaklayabildiği; bu odaklanmayı da yüz üzerinde yaptıkları belirtilmiştir (Bates ve Cleese, 2001).

Adli bilimlerde suç olaylarının aydınlatılmasında kullanılan görüntü kayıtlar 18. yüzyıldan beri birçok ülkede kullanılmaktadır (Bayram ve ark., 2004). Yüz özellikleri değişmesine rağmen yüzdeki oranların aynı kalması, pozitif kimliklendirmeyi mümkün kılmaktadır. Önden çekilen fotoğraflar kimliklendirmede başarı sağlanabilmesi için daha önemlidir (Sinha, 1998).

İtalya’da yapılan bir çalışmada 65-84 yaş aralığındaki erkeklerde ağırlık 7,9 kg, kadınlarda 6,2 kg oranında azalmaktadır (Perissinotto ve ark., 2002). Ağırlık, vücuttaki su miktarı, yağ, kas ve protein miktarıyla doğrudan ilişkilidir (Kuczmarski ve ark., 2000). Kilonun yaşlandıkça düşmesi, vücutta protein, su ve yağ miktarının az olduğu anlamına gelir. Bu düşüşün kadınlarda daha fazla olması, daha fazla yağ ve kas kaybettiklerini gösterir (Perissinotto ve ark., 2002; Launer ve ark., 1996; Rea ve ark., 1997; Dey ve ark., 1999). Perissinotto’nun İtalya’da yaptığı bir çalışma (2002), 65-84 yaş aralığındaki kişilerde boyun, 2-3 cm azaldığını gösterirken, Dey ve arkadaşları (1999) bu tür bir çalışma sonucunda bu miktarı İsviçre’de 2,5-5 cm aralığında bulmuştur.

Dehshibi ve Bastanfard (2010)’a göre, yaş tayini çalışmaları 2’ye ayrılır: Yüzden yaş tayini ve yüzden yaş simülasyonu. Yüzden yaş tayininde belli deneme ve eğitim gruplarına bakılır. Yüzden yaş simülasyonu ise kişinin fotoğrafından yaşının ilerletilmesine ya da geriletilmesine yardımcı olur. Bu sınıflandırmanın 4 aşaması var:

  1. Ön işleme (pre-processing): Bu aşamada vesikalık fotoğraftan yüz alanı manuel olarak kesilir. Daha sonra diğer aşamalar için bu kesilen kısım çoğaltılır.
  2. Yüz hatları (özellikleri) bulma: Yüz hatları bulmak için yeni bir tahmin yöntemi önerilmiştir. Daha sonra, bir takım oranlarla olgunlaşmamış yüzler yetişkinlerden, yüz hatlarına (göz, burun, ağız, çene, yüzün yanları ve başın üst kısmı) bakılarak ayrılırlar.
  3. Kırışıklıkların çevresinin büyütülmesi: Kırışıklıklar, yüz görüntüsünde kaydadeğer bir etkiye sahiptir ve bu da yaş sınıflandırmasını kolaylaştırır. Burada yüzdeki antropometrik noktalar, alındaki kırışıklıklar, göz çevresi ve yanaklar çıkartılır; sonra her bir kırışıklığın yoğunluğu ve çevre uzunluğu hesaplanır.
  4. Yaş grubu sınıflandırması: Bu aşamada, bir ileri geri bilgi yayılımı (a feedforward backpropagation) ANN (Artificial Neural Network) Bu, önceki aşamalardaki özelliklerin hesaplanmasında kullanılıyor. Bu ‘ağ’da 298 görüntüden veri çalıştırıldı ve 200 görüntüyle test edildi (Dehshibi ve Bastanfard, 2010).

Yaş tahmininde deri kıvrımı derecesi ve kırışıklık oluşumu özellikle yüzde kullanılabilir. Daha sonra deri değişikliği dört farklı dereceye ayrılır: Birinci derece daha az belirgin, sık sık tamamlanmamış ve kesintiye uğramış kıvrımlar ve buruşuk; ikinci derece daha belirgin, tamamlanmış, az kesintiye uğramış kıvrımlar; üçüncü derece göze çarpan, derinleşmiş kıvrımlar ve buruşukluklar, suni düzeltmelerle kaybolmayan kıvrımlar; dördüncü derece çok gelişmiş ve derin kıvrımlar. Sonrasında ara basamaklar dikkate alınarak şu yaş sınıflandırması ortaya çıktı (Hammer, 1978):

Derece:         0,5                     1,0                   1,5

Yaş:             20-23 arası       25-30 arası       30-40 arası

Derece:        2,0                     2,5                   3,0

Yaş:             40-45 arası       45-50 arası       55-60 arası

Derece:         3,5                     4,0

Yaş:             60-65 arası       65-80 arası

Ayrıca kulak önlerindeki deri buruşukluklarından da yaş sonucuna varılabilir. 40’lı yaşlardan itibaren burun kanatlarında ve yanaklarda sık sık görülen yıldız formunda damar uzantıları oluştuğunu belirtilmiştir. Erkeklerde kulak yolundan dışa doğru güçlü kılların uzaması ve kadınlarda çenede kıl uzaması 50. yaşın aşıldığını gösterir. Listelenen özellikler kesin bir yaş tayini yapmaya elverişli değildir. Çünkü hastalık ve çevresel etkiler gibi birçok değişken faktör karar vermeyi zorlaştırmaktadır (Hammer, 1978).

Yüz görüntülerinden yaş sınıflandırması yapılan bir çalışmada, bebekler, genç yetişkinler ve erişkinler olmak üzere 3 yaş grubunun görüntüleri incelenmiştir. Bu çalışma, kraniofasiyal gelişme teorisi ve cilt kırışıklık analizine dayanır. Uygulamada ilk olarak kafanın üst kısmı ve yüzün yanları gibi öncelikli yüz özellikleri (kısımları) bulunmuştur. Bunlar, göz, burun, ağız, çene, kafanın üst kısmı ve yüzün yanlarıdır. Bu özelliklerden, bebekleri genç yetişkinlerden ve erişkinlerden ayırmak için oranlar hesaplanmıştır. İkincil özellik analizinde, kesip ölçülen kırışıklıkları göstermesi için bir kırışıklık haritası kullanılmıştır (Kwon ve Lobo, 1999).

Gökdoğan (2004), 93 erkek ve 43 kadının fotoğraf karşılaştırmasına dayalı olarak yaş tayini üzerine bir araştırma yapmıştır. Çalışmada, 5 bölgeye ayırdığı tüm yüz üzerinde çalıştı ve bu bölgeleri, yaş gruplarını (18-25; 26-35; 36-45; 46-55; 56-65; 66-75) temsil eden 6 fazda inceledi. M. Yaşar İşcan’ın kaburgalar üzerinde uyguladığı metoda göre incelenip fazlara ayrılan fotoğrafların karşılaştırılması sonucu elde edilen veriler SPSS’te one-way anova ve crosstabs analizleriyle değerlendirildi. Gökdoğan’a göre, sağlıklı bir yaş tayini yapabilmek için yüzün bölgelere ayrılarak incelenmesi gerekir (Gökdoğan, 2004).

Birebir görüşülen deneklerden alınan bilgiler anket formuna girildi; dijital fotoğraf makinası ile önden ve yandan alınan görüntüleri kaydedildi. Çekim esnasında kişilerin bulundukları yer esas alındığı için tüm fotoğrafların aydınlatması ve çekim mesafesi birbirinden farklıdır.

Oluşturulan safhalar tamamen görsel analize dayalıdır. Fotoğraflar araştırmacı tarafından 1’den 6’ya kadar safhalara ayrılmış, her safha için belirleyici özellikler seçilerek kaydedildi. Burada belirleyici özellikleri seçerken çoğunlukla görülen kriterler göz önünde bulunduruldu. Örneğin; safha 2’de kadınlarda ağız kenarında kısa ince çizgi 23 kadın deneğin 19’unda gözlemlenmiş ve bu, bir kriter olarak belirlendi. Denek sayısı artırıldıkça bu tür gözlemler daha iyi ve tutarlı sonuç verecektir.

Araştırmaya katılanların genel yüz yapısını tanımlayabilmek için bazı morfolojik karakterler de belirlendi. Bu karakterlerin tanımlanmasında kullanılan tabirler (az, orta, çok gibi) kaynak gösterilen çalışmadan, değiştirilmeden alındı. Tamamen araştırmacının gözlemine ve yorumuna açık olması nedeniyle matematiksel bir güvenilirliği yoktur. Bu tür analizlerde bilgisayar destekli bir sistem üzerinden kapsamlı bir çalışma yapılması daha gerçek ve net sonuçlar sağlayacaktır.

Deneklerin ve ailelerinin sigara içme sıklıkları sorgulanmış ve sonuçlar kaydedilmiştir. Bu bilgilerin ayrıca değerlendirilmesi için sigarayı tiryaki derecesinde tüketen ailelerin, yine tiryaki derecesinde sigara içen bireylerinin fotoğrafları üzerinde ayrıca çalışılması ileriki çalışmalar için önerilmektedir.

Fotoğraf üzerinde çalışırken ortama ve seçilen kameranın özelliklerine dikkat etmek gerekir. Deneklerin bulundukları ortamda görüntü alınacağı için ortamın aydınlatılma şekline dikkat edilmeli, mümkün oldukça gün ışığından yararlanılmalıdır. Ayrıca kullanılan makinanın görüntü kalitesi ne kadar iyi olursa çizgi ve kırışıklıkların tespiti o kadar netleşecektir.

Bugüne kadar fotoğraflarla ilgili yapılan çalışmalarda benzer yollar izlenmiş, bazı kaynaklar bilgisayar programları geliştirerek çalışmalarına farklı bir boyut kazandırmışlardır. Bu çalışmada seçilen deneklerin alınan görüntüleri, belli gruplara ayrılarak incelenmesi ve değerlendirme aşaması, geçmiş çalışmalarla uyum göstermektedir. Yaş tayini yaparken daha pratik olarak eldeki fotoğraf, çalışmada belirlenmiş olan kriterlerle değerlendirilerek bir safhaya konulabilir.

İncelenen morfolojik karakterlerin yaşa bağlı olarak değişim gösterip göstermediklerini anlamak için Ki-Kare testi uygulandı. Test sonuçlarına göre, safhaları belirlerken oluşturulan kriterlere uygun olarak, bir takım anlamlı değerler elde edildi. Safhalar kendi içlerinde ve cinsiyetlere göre ayrı ayrı test edildi. Bazı değerler toplamda, bazıları ise iki cinsiyette ayrı ayrı anlamlılık gösterdi (Yalnızca toplamda anlamlılık gösteren değer septum eğimidir). Dudak kalınlığı toplamda, erkeklerde ve kadınlarda anlamlı bulundu. Yaşa bağlı olarak safhalara göre dağılımda anlamlı bir tablo oluşturuldu. Mukoza çıkıntısı ve gonial dışa dönüklük verileri de dudak kalınlığı gibi toplamda, erkeklerde ve kadınlarda ayrı ayrı anlamlılık göstermiştir. Dudak birleşme yeri, filtrum şekli, üst dudak çıkıntısı ve ağız köşesi verileri toplamda ve erkeklerde anlamlı bulunmuştur. Bu değerler kadınlarda ayrıca hesaplandığında anlamlı sonuç elde edilemediğinden çalışmaya dahil edilmedi. Ayrıca tüm safhalar tek tek kendi içlerinde cinsiyetlere göre test edildi. Sonuç olarak yalnızca safha 2, 3 ve 6’da değişim gözlenmiştir. Safha 3’te filtrum şeklinde; safha 2 ve 6’da ise gonial dışa dönüklükte yaşa bağlı değişim gözlenmiştir. Diğer morfolojik karakterler yaşa bağlı değişim göstermesi bakımından sayılan karakterler kadar yüksek değer göstermediğinden çalışmaya katılmadı.

Tüm bu sonuçlar, safhaların oluşturulduğu kriterlerle uyumluluk göstermektedir. örnek olarak septum eğiminin yaş ilerledikçe aşağı doğru eğim gösterdiği söylenirken Ki-Kare test sonuçlarına göre yaşa bağlı değişimi 0,013 oranında anlamlı bulunmuştur. Ayrıca dudakların yaşa bağlı olarak ilerleyen yıllarda inceldiği belirtilmiş ve Ki-Kare testine göre 0,001 oranında anlamlılık göstermiştir.

Yüz görüntüleri incelenerek yapılan araştırmada karşılaşılan zorlukların en önemlisi, deneklere farklı ortamlarda ulaşılabilindiği için elde edilen görüntülerin ortama bağlı olarak kalitesinin değişmesidir. Bu sebeple yüzdeki çizgi ve kırışıklıkların incelenmesi bazı fotoğraflarda güçlükle sağlandı. Ayrıca kiloca fazlası olan kişilerde yüzde çizgilerin seçilebilmesi için daha titiz bir inceleme gerekti.

Sonuç olarak bu çalışmada yüzün belli bir bölümünün incelenmesine ağırlık verilerek denekler önce kadın-erkek, sonra önden ve yandan alınan görüntüler ve daha sonra da yaşları bakımından safhalara ayrılarak incelendi. Yapılan morfolojik araştırma bize, bir kişinin yaşını tahmin ederken net bir sayı ifade edilmesinin yanlış olduğunu; tüm olasılıklar göz önünde bulundurularak yapılan titiz bir incelemeyle 1’den 6’ya kadar oluşturulan ‘safha’lardan birine konulabileceğini gösterir.

TEZ DANIŞMANI: Prof. Dr. M. Yaşar İşcan

Not: Tezin tamamı için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz.

https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp

KAYNAKLAR

Bates, B, Cleese, J (2001) The Human Face, BBC Worldwide Limited, London.

Bayram, L, Koç, S, Yüksel, C, Atmaca, Y, Yaşlı, H, Orak, O, Bulut, Ö, Özçakır, S, Dokurer, S, Balı, Y (2004) SGD Adli Servisler El Kitabı, Baskı: 1, Emniyet Genel Müdürlüğü Basımevi, Ankara.

Bozbıyık, A (2003) Antropometrik Veriler Kullanılarak Fotoğrafların Karşılaştırılması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Ankara.

Dehshibi, M M, Bastanfard, A (2010) A New Algorithm for Age Recognition from Facial Images, Signal Processing, 90: 2431-2444.

Dey, D K, Rothenberg, E, Sundh, V, et al. (1999) Height and Body Weight in the Elderly. 25 Years Longitudinal Study of a Population Aged 70 to 95 Years, European Journal of Clinical Nutrition, 44: 739-746.

Gökdoğan, M (2004) Fotoğraf Karşılaştırmaları ile İnsan Yüz Morfolojisi, Doktora Tezi, İstanbul Üniv. Adli Tıp Enstitüsü, İstanbul.

Hammer, H J (1978) Körperliche Merkmale, Identifikation (H. Hunger, D. Leopold, Eds), pp. 393-405, Johann Ambrosius Barth, Leipzig “içinde.

İşcan, M Y (1993a) Introduction of Techniques for Photographic Comparison: Potential and Problems, Forensic Analysis of the Skull: Craniofacial Analysis, Reconstruction, and Identification (M. Y. İşcan, R. P. Helmer, Eds), pp. 57-70, Wiley-Liss, New York “içinde.

İşcan, M Y (1994) Kimliklendirme ve Antropoloji, s. 96-102, I. Adli Bilimler Kongresi, Kongre Kitabı, Adana.

Kuczmarski, M F, Kuczmarski, R J, Najjar, M (2000) Descriptive Anthropometric Reference Data for Older Americans, Journal of the American Dietetic Association, 100: 59-66.

Kwon, Y H, Lobo, N V (1999) Age Classification from Facial Images, Computer Vision and Image Understanding, 74: 1-21.

Launer, L J, Harris, T (1996) Weight, Height and Body Mass Index Distributions in Geographically and Ethnically Diverse Samples of Older Persons, Age and Ageing, 25 (4): 300-306.

Perissinotto, E, Pisent, C, Sergi, G et al. (2002) Anthropometric Measurements in the Elderly: Age and Gender Differences, British Journal of Nutrition, 87: 177-186.

Rea, I M, Gillen, S, Clarke, E (1997) Anthropometric Measurements from a Cross-Sectional Survey of Community Dwelling Subjects Aged Over 90 Years of Age, European Journal of Clinical Nutrition, 51: 102-106.

Sinha, P (1998) A symmetry Perceiving Adaptive Neural Network and Facial Image Recognition, Forensic Science International, 98: 67-89.

İNSANLAR ARASINDAKİ BİYOLOJİK FARKLILIKLARIN SOSYAL ÇIKARLAR İÇİN KULLANILMASI

 

   İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıklar konusu ele alındığında, ilk akla gelenler, kadın ile erkek arasındaki biyolojik farklılıklar ve toplumlar arasındaki biyolojik farklılıklardır. İki konuda da karşımıza çıkan tutumlar, bir tarafın diğerini aşağılaması, haklarını sömürmesi ve yaşamlarını kötü yönde etkilemesi şeklindedir.    

Bu çalışmada üzerinde durulan asıl konu –sömürgecilikle beraber- daha çok ırkçılık olmuştur.

İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıkların uzun yıllardan beri, yine insanlar tarafından zaman zaman yanlış yorumlandığını, hatta bu yanlış yorumların –ne yazık ki- çok sayıda insan topluluklarının yaşamlarını ciddi şekilde etkilediğini, çoğu zaman ölümlerine dahi neden olduğunu görmekteyiz. Tüm bunlara sebep olan ve bazı çevrelerce bilime dayandırılarak, kendilerine göre haklı tarafları ortaya çıkarılmaya çalışılan “ırk” ve “ırkçılık” kavramları, sanıyorum ki insanlık var olduğu sürece devam edecektir.

Başta ABD olmak üzere, dünyanın birçok ülkesinde görüldüğü gibi, ırkçı faaliyetlerde bulunan kişiler, biyolojik olarak kendilerinden farklı olan “diğerleri”ni dışlamakla kalmamış; onların yaşam alanlarını kısıtlamış, evlenecekleri veya birlikte olacakları insanları dahi, kendilerinin özgürce seçmesine engel olmuş ve daha da ileriye giderek “kurallar”a uymayanları vahşice öldürmüştür.

Türkiye’deki bir takım faaliyetler kimilerince “ırkçılık” olarak değerlendirilse de aslında Türkiye’deki durum ırkçılıktan kısmen çok uzakta; daha çok milliyetçilikle ilişkili bulunmaktadır.

Bu araştırmada ayrıca, Almanya’da yaşayan Türkler ile Türkiye’de yaşayan Kürtler’den bahsedilmiş ve bazı durumlar karşılaştırılarak anlatılmıştır. Ayrıca, Amerika’dan, Avrupa’dan ve Türkiye’den örneklerle üzerinde durulan biyolojik farklılıkların ırkçılığa dayandırılması ve bu politikayı güden ülkelerin hangi çıkarlar doğrultusunda hareket ettikleri açıklanmaya çalışılmıştır.

GENEL TANIMLAR ve ÖRNEKLER

    İnsanların deri ve saç rengi, boy uzunluğu, vücut şekli gibi fiziksel özellikleri ve bir takım biyolojik özellikleri, birbirleri arasında farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıklarla belli gruplara ayrılan insanlar, ırkları meydana getirmişlerdir.

İnsanlarla ilgili sınıflandırma yapan ilk bilim insanlarından olan Alman Anatomi ve Fizyoloji bilgini Johann Friedrich Blumenbach (1752-1840), insanları kafatası ölçümlerine göre sınıflandırmıştır. Daha sonra, bütün canlıları sınıflandıran İsveçli Biyolog Carolus Linnaeus (1707- 78), insanları deri renklerine göre gruplandırmıştır.

Birçok bilim insanı, insanların aynı kökten türediğini, önce Eskidünya’ya, ardından da Yenidünya’ya yayıldığını ileri sürmüşlerdir. Asıl yurtlarından göç edince, insanlar arasında farklılaşmalar doğmuş; değişik fiziksel özellikleri olan halklar ya da ırklar oluşmuştur [1].

İnsanları çeşitli özellikleri doğrultusunda sınıflara ayırma düşüncesi, bir süre sonra yabancı düşmanlığının ortaya çıkmasına ve beraberinde ırkçılık ve sömürgecilik gibi kavramların toplumlar üzerinde etkili olmasına neden olmuştur.

Sömürgecilik

   Sömürgecilik, genellikle bir devletin, başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılmayı istemesi, müstemlekecilik, kolonyalizm anlamına gelmektedir (TDK Sözlüğü).

Sömürgeci ülkeler genellikle, sömürdükleri bölgelerin kaynaklarına ve işgücüne el koyar ve sömürge altındaki halkın kültürel ve dini değerlerine baskı uygularlar. Çünkü sömürgeci ülkeler, kendilerini, sömürdükleri insanlardan daha üstün görürler; dolayısıyla, sömürdükleri insanları da gelişmemiş toplumlardan seçerler.

Sömürgeciliğin bir diğer nedeni ise, sömürgecilerin kendi ülkelerindeki tarım alanlarında çalıştıracak insanlara duydukları ihtiyaçtır. Özellikle Amerika’nın keşfi üzerine geniş tarım alanlarında çalışacak insanlara ihtiyaç duyulmuş ve bunun üzerine Afrika’dan Amerika’ya köle ticareti başlamıştır.

Sömürgeciliğin bir türünde, bazı sömürgeciler, sömürdükleri halkları, sömürdükleri topraklara taşırlar. Buna örnek olarak ABD’nin bazı eyaletlerini, Kanada’yı, Avustralya’yı, Yeni Zelanda’yı ve Arjantin’i verebiliriz. Bu sömürülen ülkelere, yerel halkların kontrolü için, yönetici atanır (İngilizler’in Hindistan’da yaptığı gibi). Bazen de sömürgeci gücün kendi topraklarından getirdiği halkla yerel halklar birbirine karışır (Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi); bazen ise, –ki çoğunlukla bu şekildedir- ırksal olarak ayrılmış topluluklar halinde yaşarlar (Fransa’nın yönetimi altındaki Güney Rodezya).

Bir başka sömürge türünde; Barbados, Saint-Domingue ve Jamaika gibi ülkelerdeki geniş çiftliklerdeki beyaz sömürgeciler, siyah köleleri çalıştırırlar. Bir diğer türde ise; sömürgenin asıl amacı, bölgenin daha geniş bir şekilde kolonize edilmesi değil, ticarettir.

Sömürge haline gelmiş ülkeler sayıldığında, ilk akla gelenler arasında mutlaka Afrika vardır. Afrika’da sömürgecilik, 15. yüzyılda, köle ticareti ile başlamış ve uzun yıllar sürmüştür. Afrika’yı köle kaynağı olarak görenler, şimdi onunla hem hammadde kaynağı hem de pazar olarak ilgilenmeye başlamışlardır. Yalnız, bunun için Afrika’da çalıştıracak işgücüne ihtiyaç duyulmaktadır. Köleciliğin yasaklanması da doğrudan bununla ilgilidir. Afrikalılar’ın kurtuluşu olarak ilan edilen bu süreç, aslında köleliğin yeni bir biçimidir [2].

Afrika, zenginlikle birlikte fakirliği de yaşayan, el değmemiş ve verimli bir kıtadır. Derilerinin rengi, yer altındaki madenler ve tropik iklimin sunduğu tarımsal nimetler nedeniyle, sömürge talanının en acımasız yaşandığı yerlerin başında gelir. Bu nedenle Afrika, şiddetin, katliamların, ırkçılığın, adaletsizliğin kol gezdiği bir kıta haline gelmiştir. Köle olarak alınıp satılan, kendi topraklarında öksüz kalmış, geçmişinden ve geleneklerinden koparılmış, kültürünü unutmak zorunda bırakılmış kara Afrikalı için, sömürge düzeninin sunduğu yaşam, açlık ve kölelik olmuştur [3].

   Irkçılık

   Etnik bir grubu doğal nedenlerle, kalıtsal olarak az değerli görüp lanetleyen, başka bir grubu ise, üstün tutan bir dogma olarak tanımlanan ırkçılık (Benedict, 1983) ve uygulamalarının iki temel özelliği vardır: Birincisi; ırkçılık, dogmatiktir ve entegral biyolojiye dayandırılmaktadır; sosyal kategorilerin, insan gruplarının, kimliklerin ve kolektif etkileşimlerin biyolojikleştirilmesidir. İkincisi ise; insanlar arasındaki eşitsizliğin kabul edilmesidir.

Irkçılığın temel tanımlayıcı ilkesi; sömürmek ve bağımlı kılmaktır. Sosyal Antropolog Pnina Werbner’e göre; dışlayıcı ilkelerin ve ırkçı mantığın arkasında, bastırılmış bir korku yatmaktadır. Bu korku, kişinin bilinçdışı yok etme isteğini “öteki”ne yansıtarak, “Beni yok etmek istiyor”, biçiminde yaşamasıdır [4].

Irkçı düşüncenin yaygınlaşmasıyla başta ABD’de, beyaz olmayan insanlar köleleştirilmiş ya da çok ucuz ücretlerle çalıştırılmıştır. Böylece, ırkçılığı tarım ekonomisi ve endüstrisinde çıkar sağlamak için kullanan ülkeler büyük kazanç sağlamışlardır. Konu bu bakımdan ele alındığında, sınıflandırmanın maddi bir temeli, ekonomik bir altyapısı olduğu gözlemlenmektedir [5].

Sömürgeleştirilen toplumlar, ırkçılar tarafından insanlık dışı olarak gösterilmiştir. Böylece, eşit davranmayan sömürgecilerin ekonomik ayrıcalıkları haklı gösterilmeye çalışılmıştır.

Bilim insanlarının, insanların biyolojik farklılıklarını ortaya koyması, bilimin ırkçılığı doğrudan başlattığı veya bu düşünceyi desteklediği anlamına gelmez. İnsanları biyolojik olarak sınıflara ayırmak başka, bu farklılıklarından dolayı, toplumları aşağılamak, haklarını sömürmek başkadır.

Irkçılığın tarihsel sürecini incelediğimizde, ırk sınıflamalarıyla iligili en eski örneklerin, Eski Mısır’da, İ.Ö. 14.-15. yy’a kadar gittiğini görüyoruz (Vallois, 1952).

Irk sözcüğünün, bugünkü anlamıyla ilk kullanımına baktığımızda ise; Papa I. Gregory karşımıza çıkmaktadır. Papa, Roma’da, pazar yerinde satılmak üzere getirilen birkaç Anglosakson çocuk için “açık tenli, sarı saçlı kimseler”, şeklinde bahsetmiştir.

Tarihsel süreçte ırkçılık ve köleliğin birlikte görüldüğü dikkati çekmektedir. İnsanlardaki bir takım biyolojik özelliklerin, “diğerleri”ne göre eksiklik olarak görülmesi, bu insanların, sahip oldukları bu özellikler nedeniyle köle olduğu; hatta olması gerektiği sonucuna vardırılmıştır. Örneğin; Aristotales, köleliğin savunuculuğunu yapmış; kölelerin eksik insanlar olduğunu, ruhlarının yöneticilik öğesinden mahrum olduğunu iddia etmiştir. Ona göre bazı insanlar, doğaları gereği, diğerlerinin altında olmaya mahkumdur. Bu konuyla ilgili olarak, 19. yy’da ABD’de yaşayan William Simms adlı yazar, “Kölelik, zenciyi vahşi konumdan biraz daha yukarıya çıkarmıştır. Karaderililerde sadakat, uysallık ve hizmetkarlık, doğuştan var olan özelliklerdir”, demiştir [6].

   Yabancı Ülkelerin Irkçı Faaliyetleri

   Irkçı faaliyetler, Amerika, Almanya ve İngiltere’de yoğun olarak yaşanmıştır. Bu ülkelerin, kendi topraklarında yaşayan, onlara göre aşağılık olan toplumlara karşı tutumu, yüz yıllardır, acımasız bir şekilde devam etmektedir.

Bu ülkeler kimi zaman ırkçı faaliyetleri durdurmak için bazı “tedbirler” almış; kimi zaman da bu tutumlarını haklı çıkarır sebepler ortaya sürmüşlerdir. Örneğin; ırkçılığın yardımıyla Amerika yerlilerinin biyolojik olarak düşük değerde olduğunun ilan edilmesi, onların baskı ve egemenlik altına alınmasını açıklamak için kullanılmıştır [7].

Amerika’daki beyazların insan alım satımı (köle ticareti), 200 yıl sürmüştür. Bu süre içinde Amerika’ya 2 milyon 600 bin köle getirilmiştir. Bu köleler en ağır ve aşağılık işlerde (demir yolu yapımı, yol temizliği vb.) çalıştırılmışlardır. Ayrıca, bu insanlar sadece köle olarak kullanılmakla kalmamış, savaşlara (Fransız-Amerikan, Amerikan-İngiliz, Amerikan Bağımsızlık Savaşı) da katılmak zorunda bırakılmışlardır. Bu köleler topraksız ve yoksul oldukları için, toprak ağaları ve patronlar tarafından serbest bırakılsalar da ekonomik bakımdan bağımsız olmadıkları için bu özgürlüklerinin bir anlamı olmamıştır.

Tüm bu yaşananlara karşın, 1865’ten 1910’a kadar hiçbir resmi organ ya da kuruluş zenci sorunlarına değinmemiştir. 1910’da bazı aydın ve bilgili zenciler seslerini duyurmaya başlamışlardır.

Harvard Üniversitesi’nden doktora alan ilk zenci olan Dr. William Du Bois, insanlar arasında renk ve ırka göre ayrım yapılmasının boş ve dayanaksız bir düşünce olduğunu dile getirmiştir.

Yasalar ne derse desin, zenciler, insan haklarından yoksun bırakılmışlardır. Oy haklarını serbestçe kullanamamış, mahkemelerde jüri üyeliğinde bulunamamış ve en haklı davalarında bile savunma ya da savunulma haklarına sahip olamamışlardır. Sosyal durumları ve eğitim seviyeleri ne olursa olsun, bu ayrımcı Jim Crow tutumu (aşağılamak amacıyla, beyazlar tarafından zencilere takılan isim) değişmemiştir.

Kennedy döneminde (1963) yapılan ünlü Washington Yürüyüşü ve Martin Luther King’in Nobel Barış Ödülü almasını sağlayan barışçı çabaları da fayda etmemiş; zenciler yine de seçmen kütüklerine rahatça yazılamamış, oy verememişlerdir [8].

Ayrıca, bu ayrımcı tutum, zenci ve beyazlar arasındaki özel ilişkilere de etki etmiştir. Özellikler Güney Amerika’daki zenciler ile beyazlar arasındaki çatışmalar ağırlıklı olarak özel hayata saldırı şeklinde olmuş, bu iki taraf insanlarının birbirleriyle evlenmelerine engel olmaya çalışılmıştır.

Örneğin; bir beyaz kadın zenci bir erkekle ilişki kurmaya kalkışırsa, sosyal ve ekonomik bakımdan ağır ceza görür, toplum tarafından boykot edilir, dostlarını kaybeder, işinden kovulabilir, oturacak ev bulmakta zorluklarla karşılaşırdı [9].

Almanya’daki yabancı düşmanlığı ise; I. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan ekonomik bunalımla Yahudileri hedef almış; II. Dünya Savaşı sonuna kadar 6 milyon Yahudi, Naziler tarafından yok edilmiştir. 1970’li yıllardaki ekonomik bunalım Federal Almanya’da yeniden yabancı düşmanlığının ortaya çıkmasına neden olmuş ve bu düşmanlık 1980’li yıllardan itibaren, özellikle Türk düşmanlığına dönüşmüştür.

Doğu Bloku ülkelerindeki değişim sonucu, bu ülkelerde önlenemeyen ekonomik gerileme ve gelir dağılımındaki dengesizlik sonucu, giderek artan işsizlikten kaynaklanan etnik ve sosyal çatışmalar, gelişmiş Avrupa ülkelerinde göç olayının başlamasına neden olmuştur. Bununla birlikte, bu ülkelerde yaşanan ekonomik sorunlar, işsizlik ve yaşam düzeyinin düşmesi, yabancılara yönelik saldırıları artırmıştır. Bu saldırılar daha çok, Almanya’da Türkleri ve Yahudileri; Fransa’da Kuzey Afrikalıları; İngiltere’de ise, Asyalıları hedef almıştır [10].

Avrupa’daki iç göç dalgalanmaları 1950’lerin sonuna doğru biterken, kıtanın yeniden inşası için gerekli işgücü açığı büyümüştü. Açığa çıkan işgücü talebini karşılamak için Üçüncü Dünya ülkelerinden (Türkiye, Kuzey Afrika, Eski Yugoslavya, Güney Avrupa, Güney Asya ve Karayipler) ucuz işçi getirilmiş ve bu işçiler savaş yıkıntılarını temizlemede büyük katkı sağlamışlardı.

İngiltere ve Hollanda, eski ve yeni sömürgelerinden ve Belçika ile İsviçre, Avrupa’nın güneyinden neredeyse bedava işgücü temin etmişlerdir. Almanya ise, Akdeniz ülkelerinden ve Türkiye’den “misafir işçi” getirtmiştir.

Almanya, getirttiği misafir işçilerin paralarını kazanıp, ülkelerine döneceklerini düşündüyse de ilerleyen zamanlarda, buraya çalışmaya gelen işçi grupları, ailelerini de yanlarına almaya başladı. Bu durumdan korkmaya başlayan Almanlar, ırkçı faaliyetlere giriştiler. Irkçı saldırılarda Türklerin bir bölümü yaşamlarını yitirirken, yüzlercesi yaralandı, birçok ev ve işyeri yakıldı. 1992’de Moll’de, 1993’te de Solingen’de kundaklama sonucu Türkler diri diri yakıldı. Yine bu ülkede, 1996 yılının Kasım ayında polis, şüphelendiği bir Türk gencini yakalama bahanesiyle beynine kurşun sıkarak öldürdü. Tüm bu uygulamalar, Avrupa’da yaşayan tüm azınlıklara karşı yapılmaktaydı.

Bugün Avrupa’da en çok nefret edilen etnik azınlıkların başında, Türkler, Haitililer ve Kuzey Afrikalılar gelmektedir. Bazı politikacılara göre; son yıllarda ırkçılık Avrupa’da güçlendiyse, bu azınlıklar yüzünden güçlendi. Çünkü, nüfuslarının artmasına karşın, aralarında, yaşadıkları ülkelere entegre olmak isteyenlerin sayısı çok azdır.

Avrupalılar, Üçüncü Dünya göçünün hemen durdurulmasını istemektedir. Fakat, yüksek teknolojinin giremediği üretim birimlerinde ve genelde toplumsal üretim maliyetini düşürmede, ucuz yabancı işgücü hala tercih edilir bir seçenek olarak görülmektedir.

Avrupa kıtası yaşlanıyor ve kısırlaşıyor; genç bir nesil üretemiyor. Habermas, Avrupa’nın çalışan genç nüfusa şiddetle ihtiyaç duyduğunu belirtirken, “Eğer sosyal güvenlik sistemi gelecek yirmi yıl içinde yaş piramidinin ağırlığı altında yıkılmazsa…”, diyerek toplumun gençleşmesine katkı yapan yabancıların, belirli oranlarda kontrollü olarak gelmesine taraftar olduğunu açıklamıştır (1994: 121-41).

Bazı araştırmalar, yabancıların yalnızca sosyal refah devletini sömürmek için gelmediklerini verilerle açıklamaktadır. Yabancılar tüketim yaparken, vergi öderken ve yaşlılık sigortasına katkı yaparken, ekonomik gelişmeyi engellememekte; aksine, hızlandırmaktadır. Örneğin; yabancıların genç oluşu, emeklilik sigortasına yaptıkları katkıyı artırmaktadır. Yabancılar, 1989’da Almanya’da 12.8 milyar DM emekliliğe para öderken, aldıkları yalnızca 3.7 milyar DM’dir (Betz, 1994: 90-1).

Bununla birlikte, Almaya’da ırkçı tutumlarıyla bilinen aşırı sağ, kültürel homojenliği korumak için bir alternatif geliştirerek, kamuoyuna, “Türkiye Türklerle güzeldir; Türkler Türkiye’de akıllı ve sevimlidir; biz onları orada seviyoruz”, diyerek, bunalımın sorumlusu olarak gördükleri Türk ve diğer yabancıları, topluca geri göndermenin yollarını yumuşak şekilde açıklamak istemişlerdir.

1997’de Avrupa’da, ırkçılıkla mücadele başlatılmıştır. Avrupa’da yaşayan azınlıklar, ırkçılığı dizginleyecek somut önlemlerin alınmasını beklemişlerdir. O yılda Avrupa çapında, 14 ülkenin kararıyla kurulması düşünülen “Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığıyla Mücadele Merkezi”, bu yolda atılmış önemli bir adımdır [11].

Türkiye’de Irkçılık

   Türkiye’de de halk arasında azınlıklara yönelik önyargı ve aşağılamalar olmuştur. Ancak Türkiye’deki ırkçı faaliyetlerin dış ülkelerdeki gibi olduğunu söyleyemeyiz. Zira, Türkiye’de ırkçılıktan çok, milliyetçilik hüküm sürmektedir ve bu tutum, Almanların Türklere ya da Amerikalıların zencilere karşı tutumuyla karşılaştırılamaz.

Kimilerinin kışkırtmalarıyla Türkiye’deki sorun, Kürt sorunu gibi gösterilmeye çalışılsa da Türklerin Kürtlere karşı ırkçı faaliyetlerde bulunduğunu söylemek zordur. Özellikle Amerika’daki zencilerle beyazlar arsındaki deri rengi gibi gözle görülür şekilde toplum tarafından ayrımı yapılabilecek biyolojik farklılıklar, Türkler ile Kürtler arasında yoktur. Ayrıca, Yahudilerin dinlerinden dolayı da büyük zararlar gördüğünü düşünecek olursak; Kürtlerin çoğunun Müslüman oluşu dolayısıyla Türkiye’de dinsel olarak ırkçı faaliyetlere maruz kaldıkları söylenemez. 

DEĞERLENDİRME ve SONUÇ 

Gelişmiş ülkelerin sosyal çıkarları doğrultusunda köleleştirdiği toplumlar, yine aynı ülkelerin en büyük düşmanları haline gelmiştir.

En eski toplumların var olduğu zamanlarda saf ırkların da olabileceğini düşünebiliriz. Ancak, dünya nüfusunun hızla artması ve göçlerin devam etmesi nedeniyle bir araya gelen farklı toplumlar, biyolojik çeşitliliğe neden olmaktadırlar.

Doğal olarak insan, mücadele ederek ve üreyerek yaşamını devam ettirmektedir. Farklı toplumlardan insanlar, düşünceler ne yönde olursa olsun, çeşitli sebeplerle bir araya gelecekler ve bu farklı bireyler 3. bireyi dünyaya getireceklerdir (zenci-beyaz çiftleşmesinden doğan melez çocuk gibi).

Bu etkenler göz önüne alındığında, insanlar arasındaki biyolojik çeşitliliğin kesintisiz olarak devam ettiğini ve edeceğini söylemek mümkündür.

Toplumlar arasındaki ırkçı düşüncenin yaygınlaşmasındaki etkenlerden biri de önyargıdır. Örneğin; Almanların Türkleri “çok çocuk yapan” ve “çok yemek yiyen insanlar” olarak görmesi tamamen önyargıları doğrultusundadır. Çünkü, bugünün yaşlı Almanlarının çocuk sayısıyla yaşlı Türk ailelerinin çocuk sayısı arasında büyük farklılıklar olduğunu söylemek çok da doğru olmaz.

Ayrıca, doğulu bir kadının öğrenme yoluyla ev işlerini hızlı ve düzgün şekilde yapabilmesi, onun dünyaya –Almanların dediği gibi- hizmetçi ruhuyla gelmiş olduğunu göstermediği gibi; bir Amerikalının da biyolojik olarak siyah renkte olması, onun dünyaya köle ruhuyla geldiğini göstermez.

Toplumlar arasındaki bu önyargılar, kimi zaman bazı bilim insanlarının, politikacıların ve özellikle de medyanın etkisiyle alevlenmiş ve çoğu zaman aşırı boyutlara varmıştır.

4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin gerekçesinde, “…Şu gerçeklerin apaçık olduğunu kabul ediyoruz: Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaratıcıları tarafından verilmiş belli ve vazgeçilmez haklara sahiptirler. Hayat, özgürlük ve mutluluğa erişmek bu haklar arasındadır…”, yazmaktadır. Ancak, bu bildiriden uzun yıllar sonra, hala toplumlar arası haksızlıklar yapılmaktadır. Bugün Amerika’daki zencilerin başkanlığa seçilmesi, Oscar Ödülü kazanması, milyonları peşinde koşturan şarkıcı veya NBA oyuncusu olmasının yanı sıra, hala birçok Amerikalının içinde zencilere karşı silinememiş önyargılar bulunduğu düşünülmektedir.

Başkalarının düşüncelerinin etkisinde kalmadan, ırk kavramına mantıklı bir açıklama getirebildiğimizde, aslında kimsenin kimseden üstün olmadığını görebiliriz. Gelişmiş ülkelerde bu kavram ülke çıkarları için kullanılırken, o ülke insanlarının, bunun ne derece yanlış olduğunun bilincinde olamamaları, bilgi eksikliklerinden ve kurtulamadıkları önyargılarından kaynaklanmaktadır.

Eğitim düzeyi ne olursa olsun, birçok insanın içinde sağlam bir şekilde yer edinen önyargı, yıllar öncesinden beri varlığını korumaktadır. İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıkları anlamak, insanların nasıl bu derece çeşitli olduklarını da anlamamızı sağlayacaktır.

Bilimin henüz bir topluma ait özel bir geni ortaya çıkaramadığını düşünürsek; Robert Miles’ın “Irk kavramı biyolojik gerçeklik değil; aksine, toplumsal bir uydurmadır”, sözünde ne kadar haklı olduğunu anlayabiliriz.

 

Katkılarından dolayı Sayın hocam Mehmet Yaşar İşcan’a teşekkür ederim.

 

 

KAYNAKÇA

[1] Yıldırım, Ömer, Irkçılık,

http://www.felsefe.gen.tr/irkcilik_nedir_ne_demektir.asp, (2005)

[2] Vikipedi Özgür Ansiklopedi,

      http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%B6m%C3%BCrgecilik , (SGT: 2010)

[3] Kalufya, Asuman, Afrika’nın Sömürge Kaderi,

http://tanzanya.ihh.org.tr/somurgecilik/somurge.html

[4] Çelenk, Sevilay, “Ayrımcılık ve Medya”, Televizyon Haberciliğinde Etik.

      Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, (2010), s. 211-228.

[5] Alver, Füsun, “Kapitalist Üretim Sürecinde Irkçılık, Futbol ve Medya”, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, S: 26 (2008), s. 223-248.

[6] Özbek, Metin, Dünden Bugüne İnsan, İmge Kitabevi, Ankara 2007.

[7] Özbek, Sinan, Irkçılık, Bulut Yayınları, İstanbul 2003.

[8] Alexander, Raymond, “Amerika’da Zencilerin Başkaldırışı”, Çev.: As. Dr. Tuncer Karamustafaoğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S: 3-4 (1968), s. 101-106  http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/327/3271.pdf

[9] Hernton, C. Calvin, Amerika’da Cinsiyet ve Irkçılık, Çev.: Dr. Günsel Koptagel, Fahir Onger Yayınları

[10] Mora, Necla, Alman Kültüründe Düşman İmgesi, Altkitap, 2009.

[11] Taş, Mehmet, Avrupa’da Irkçılık, İmge Kitabevi, Ankara 1999.